Hüseyin Üzmez  - 09.Şubat.2002 - Vakit

Ali Ulvi Kurucu ağabeyimiz ve üstadımız

Onu tâ çocukluk yıllarımızda tanırdık. Malatya’lı Kürt Ramazan Tuncer kardeşimiz; bize Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Rahle-i Tedrisi’nde ders gören ağabeylerimizi (Bekir Berk’leri, Mustafa Sungur’ları, Sait Özdemir’leri, Ömer Okçu’ları, Bayram ağabeyleri ve Hulusi Yahyagil, Hüsrev Altınbaşak, Mehmet Feyzi ve Kırkıncı Hoca gibi üstadlarımızı) bize tek tek gıyaben tanıtırdı.

Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri’ni bize tanıtan İsmail Hakkı Şengüler ve Şahabeddin Demirler gibi hemşehrilerimiz vardı. Süleyman Efendi Hazretleri’yle, Bediüzzaman Hazretleri arasında biz, hiçbir ayrım gözetmezdik. İkisine de hayrandık. Çok sonraları o iki büyük zatın, biribirleri hakkındaki kanaatlerini de öğrendik. Ve çok mutlu olduk. Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, Bediuzzaman Hazretleri için: “O kardeşimiz büyük bir mücahittir” demişti. Saidi Nursi Hazretleri de Süleyman Efendi Hazretleri için:

“O, asırlara ışık tutacak büyük bir “mürşiddir» demişti. Üstad Necip Fazıl, bu iki zatı da fartı muhabbetle severdi. Ancak onun nasibi, Esseyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri’nin kapısındaydı. O da biz gibi büyükler arasında hiçbir ayrım yapmazdı. Silsile-i Zehep’e aşık bir dahi şairdi. Ve onlara bağlılığını şu mısralarla dile getirerek, bizlere tercüman oluyordu:

“Sonsuzluk kervanı ardınızda ben

Üç ayakla seken topal köpeğim

Bastığınız yeri taş taş öpeyim

Bir kırıntı yeter kereminizden

Sonsıızluk kervanı peşinizde ben” diyordu.

Onun da bu konudaki tevazuuna ve sadakatine hayrandık. Sık sık şöyle derdi: “Bu memleketin bir otobüs dolusu Muslümana ihtiyacı var. İhtiyacımız olan o Müslümanlar, herhalde o büyüklerimizin yetiştirdikleri ehli ve ehli takva ağabeylerimiz olmalıydı. Çok şükür bugün öylesi insanlardan mahrum değiliz. Ehlullah’ın olmadığı bir dünyanın suyu kesilmiş harap bir değirmenden ne farkı var? Öyle bir dünya, yılanlara, çıyanlara, ite-köpeğe mektep olmaktan başka ne işe yarar.
Ali Ulvi Kurucu ağabeyimizden bahsedecektik. Nerelere geldik? İki sene önce, MilliGörüş Arabistan teşkilâtının davetlisi olarak Umre’ye gitmek nasip oldu. O zaman kendileriyle görüştük. O buluşmanın ulvi havasını “Deli Deli Esintiler” kitabımda uzun uzun yazmıştım. Burası yeri değil. Ali Ulvi kurucu ağabeyimizin Medine’de olduğunu, Umre arkadaşım Dr. Aytekin bana hatırlatmıştı. Hemen arkasından bir dost telefon etti: “Ali Ulvi ağabeyimiz sizi Medine’deki evinde bekliyor” diyordu. Bu, onun kerameti miydi? Yoksa Dr. Aytekin’in mi? İhramdan çıkar-çıkmaz yollara düştük. Mekke ve Medine arası aşağı-yukarı İstanbul’la Ankara arası kadardır. öyle bir hal içindeydim ki... O yolu uçakla mı gittik, yoksa otomobille mi? Bunu bugün bile hatırlamıyorum. Birden kendimizi, sessiz, sakin, serin ve huzur dolu bir evde bulduk. Karşımızda ak sakallı, nur yüzlü, uzun boylu, süt beyaz kıyafet içinde, gözlerinin içi gülen bir insan duruyordu. Daha doğrusu: “Hoşgeldiniz! Sefalar getirdiniz! Hay maşallah maşallah” diyerek bizi tekrar tekrar kucaklayıp bağrına basıyordu. O zatın şahsında ashaptan birini görmüş gibi oluyorduk. Bir hecelik “Hal Dili”, bin ciltlik “Kal Dili”nden evlâdır. Biz o gün orada bu sırrın tecellisine şahit olduk. O mübarek insanın söylediklerini sanki kulaklarmızla değil de, kalplerimizle dinliyorduk O da aklımıza değil, ruhumuza hitap ediyordu. Öylesine alçak sesle konuşuyordu ki... Nasıl duyduğumuza bile hayret ediyorduk. Sözleri zemzem pınarları gibi gönüllerimize akıyordu. Hepimiz garip haller içindeydik Bizi dualarla yolcu etti. Sarhoş gibi olmuştuk. Evinden ayrıldığımız zaman, gökte miyiz, yerde miyiz, bilemiyorduk. Her şeye rağmen kendimizi çok mutlu bir zamanda yaşıyor sayabiliriz. Çünkü öyle insanlar Anadolu’muzun her tarafında da var. İnananlar için aşk ve vecd kaynağı oluyorlar. Onlardan dünyayı değişenler için Allah’tan rahmet dilemek, benim gibi itlerin ne haddine? Merhametlilerin en merhametlisi olan Allah (cc) dostlarını dünya ve ahirette rahmetten mahrum eder mi hiç? Allah Onların dua, himmet ve himayelerini üzerimizden eksik etmesin.