|
|||||||||
|
|||||||||
|
|||||||||
|
|||||||||
|
Şehirlerin açık saçık kıyafete büründüğü, plaj- ların anadan üryan insan-larla dolup taştığı şu yaz günlerinde tesettürün ö-nemi daha iyi anlaşıl-maktadır. İslâm, namuslu olmayı emreder. Sınır tanımayan serbestliğe, açık saçık hayata asla izin vermez. Fuhşa yol açan, nesli darmadağın eden ve her türlü hastalığa zemin ha-zırlayan serbest müşte-rek hayatın kötülüklerini ve zararlarını da sosyo-loglar, psikologlar, tıp otoriteleri çeşitli vesile-lerle anlatmaktadırlar. Allah’ü Teâlâ insanı gayesiz ve başıboş ya-ratmamıştır. Zariyat sû-resi 56. ayette açıklan-dığı gibi insanın yaratılış sebebi Allah’a (CC.) ibadet etmektir. Müslü-man bir kimse, kadın ol-sun erkek olsun iman ettikten sonra imanın ge-rektirdiği şartları yerine getirmek mecburiyetin-dedir. Yani her hareke-tini İslâma uydurarak Allah'a teslim oluşun ikti-zasını yerine getirecektir. İşte tesettür, bir kadı-nın müslüman oluşunun haya ve iffet sembolü oluşunun gözle görülür kesin bir belgesidir. Te-settür imanın gereğidir. İman etmiş olan insanlar İslâmın bu kesin emrini yerine getirmeye mec-burdurlar. Aksi bir hare-ket Allah'a isyan demek-tir. 18. asırda felsefeciler, tabiat alimleri ve edebi-yatçılar, ıslahat ve tanzi-mat naralarıyla etrafı vel-veleye vermeye başla-mışlardı. Aslında bu fer-yadların arkasında acaip usul ve şartlarıyla bam-başka bir medeni nizam gizliydi. Fakat bu kadına kayıtsız şartsız bir hür-riyet amacıyla yola çıkan ve yüzlerce defa yıkılan, enkaz haline gelen, bü-yük engellerle yolu tıka-nan bir medeniyet. Çün-kü bütün medeniyetlerin, kadınların tam hürriyet-lerini ele geçirmeleri ile mahvolup gittikleri tari-hin en gerçek olayların-dan biri olarak sabit-tir.(1) Batının EtkisiEdebiyatta romantizm ekolünün öncülerinden olan resmen bir adamın karısı olduğu halde her arzu ettiği erkekle yattığı belirtilen Fransız kadın yazar George Sand’ın, gençliği etkisi altına aldığı 1830’larda Osmanlı Dev letinde Padişah olarak Sultan 2. Mahmud bulu-nuyordu. Bu yıllar Os-manlı içindeki azınlıkların tesirlerini yavaş yavaş devlet mekanizmasında hissetirmeye başladıkları yıllar olarak geçer. Sul-tan 2.Mahmud’un Hristi-yan Avrupa yaşayışlarını örnek alarak kılık kıyafet alanında, askerlik alanın-da kültür ve öğrenim alanında birçok ıslahat yaptığını ve bu devirde ilk olarak Avrupaya öğ-renci gönderildiğini kay-deder bazı tarihçiler.(2) Bir yandan Müslü-man gençler Hristiyan Avrupanın kıskacında e-ğitim görürken bir yan dan da 1839’larda Lond ra elçiliğinden getirilerek Hariciye Nazırı yapılan Mustafa Reşit Paşa, Padişah 1.Abdülmecid’i tanzimatın ilânına zorlu-yordu. Nihayet daha Sul tan 2. Mahmud zamanın-da esasları hazırlanmış olan tanzimat fermanı ilan edildi. Bu fermanla Müs-lüman bir ülkede Müs-lümanla Hıristiyan bir tu-tuluyordu. Aslında batı medeni-yeti öz değerleri itiba-riyle İslâm nizamına zıttı. Fakat Müslümanlar ya-pılan şiddetli propa-gandanın tesiri altında kalmışlardı. Avrupaya gönderilen öğrenciler yabancı oldukları bu ha-yatı şaşkınlıkla seyredi-yorlardı. Evvela Frenk illerinin süslü kadınlarını gördüler. Bu kadınlar çok gösterişliydi. Erkek lerle serbestce düşüp kalkıyorlardı. Bu şata-fatlı manzaralar Müslü-manların gözlerini aldı. Ne olurdu bizim kadın-larımız da böyle olsa, bu hayatı yaşasa, biz de medeniyet bakımından Frenklerle yarışma im-kânına kavuşsak diyor-
|
|
almak hiç te hoşa gide-cek şey değil. Ve başkalarının duy-malarından çekinerek ağzını Baronun kulağına yaklaştırır: - Bu ziyafeti veren elçi herhalde çok zengin ol-malı. Bunlara da çok para vermiş olmalı. Bu yaşlı başlı adamlar başka türlü nasıl oynatılabilir.” Bu hatıra ve seyahat notları Osmanlı İmpara torluğunun 17-18-19. asırlardaki kadın erkek ilişkileri açısından bize bir fikir vermektedir. İmparatorluğu saran batılılaşma hareketi her şeyde olduğu gibi kadın da da kendini gösterin-ce, neticede kadın örtü sünden sıyrıldı. Oysa batı milletleri-nin asıl gayesi Müslü-man kadınını Avrupadaki kadınların hayat tarzına adapte etmek, Müslü-manın içtimai hayat tar-zını değiştirerek Avrupa-nın sosyal düzenini Müs-lümanlara kabul ettir-mekti. Halbuki avrupai yaşayışla İslâmi hayat ni-zamı arasında yerden göğe kadar fark vardı. İslâmi hayat nizamında insanın şehevi kuvvetleri üstün bir ahlâki prensip ve disipline bağlanmış, mazbut bir çerçeve içi-ne alınmıştır. Frenkvâri hayatın asıl gayesi ise şudur; hayatta sadece maddi terakki bahis mevzuudur. Şehevî kuv vetler hayatın keşmeke-şi içinde bunalan erkek-lerin sıkıntılarını giderici, onlara tatlılık kazandırıcı bir gayeye yöneltilmeli-dir.(10) İşte iki ayrı dünya gö-rüşü... Materyalizmden kay-naklanan her türlü hayat tarzı Müslüman insanına ne kadar uzaktır. Bu ha-yat tarzını zorla, telkinle kabul ettirmeye çalışan-lar Müslüman olan insa-nımızı bunalımlara, keş-mekeşe, anarşiye sürük-lemişlerdir. Ekseriya kıyı şehirlerinde görülen açık saçıklık da bir nevi anar-şidir. Halbuki tesettür (ör-tünme) bir kadının fıtratı-nın gereğidir. Kadının yaratılışına uygundur. İnsanın nasıl yaşaması gerektiğini en iyi bilen Allah (CC.) dır ve bunu insanlara açıklamıştır. Kadınında nasıl giyinmesi ve nelerden sakınması gerektiğini en iyi bilen yüce Yaratıcıdır.
---------------------------- 1- Buhranlarımız, Said HalimPaşa S: 136 2- Tarih, Emin Oktay, Lise/3 Ders kitabı,S:269 3- Hicab, Mevdudi, S:61 4- Buhranlarımız,S:172 5- İstanbul’dan Mektuplar. Mrs.Max Müller, S:156 6- 1655-1656’da Türkiye, Jean Thevenot.S:138 7- Garp menbalrına göre Eski Türk seciye ve Ahlâkı ,İ.H.Danişmend S:39 8- Tarih Dünyası. Sayı:2, S:51 9- Sultan 2.Abdühamid ve Osmanlı imp.da Komitacılar, N.N.Tepedelenlioğlu, S:295 10-Hicap, Mevdudi.S:64
|
|||||||
|
lardı. Batı medeniyetin-den gelen fikir ve naza-riyeler üstün tutuluyor, kabul görüyordu.(3) Böyle bir avrupai çev-reden zehiri ilaç diye alan ve aydın fikirli diye kabul edilen gençler memleket-lerine dönünce ne ya-parlar, hangi gayeye hiz-met ederler mâlum. Daha sonraları İslâm âleminde halk ile aydın tabaka arasında doldu-rulması imkânsız bir uçurum meydana geldi. İslâm âlemindeki geri-liğin ve birçok cepheler-deki askeri yenilginin sebebi batının tesiriyle dine maledilmeye baş-landı. Garplılar Müslü-man milletlerin Şeriata uydukları müddetçe Hris tiyan milletlerden daima aşağı kalacaklarını açık-ça ilan ve iddiaya başladılar.(4) Hristiyanlar tanzimat-tan sonra memleketimiz-de oldukça güçlü bir misyonerlik teşkilâtı kur-muşlardı. Bu teşkilât va-sıtasıyla gazete, kitap ve broşür neşrederek kesif bir propaganda çalışma-sını yürütmüşlerdir. Tanzimatla gelenOsmanlı devletinde tanzimata kadar İslâm kültürü baskındı ve ha-remlik selâmlık adeti vardı. Selâmlık tabiri, ev sahibinin selâm ve arzı ihtiram için gelenleri ka-bul edip ağırladığı yere denir. Ev sahibi sabahle-yin haremden çıkar, işine gidinceye kadar misafir-lerini burada kabul ettiği gibi işinden döndükten sonra da yatma zamanı-na kadar yine burada oturup gelenlerle vakit geçirirdi. Tanzimatla başlayan hızlı batılılaşma ve lâik- leşme hareketleri yazı hayatına hakim olmaya başladığından İslâm niza-mı geri plana itilmiş oldu. Osmanlı ehli küfür diye uzun süre hakir gördüğü bir iklimin ve inancın esaretine hızla sürükleni-yordu. Yazı hayatının ve ule-manın insanları etkilediği beyinlere hitap ettiği bir gerçektir. Edebiyat ve yazı hayatını ele geçiren batıcılar, İslâm ümmeti-nin genç neslini istedikleri yöne kanalize etme ça-basına girişmişlerdi. Bu yüzden montaj e-debiyat ve batı kültürü, Müslüman kadının bü-yük çapta kendi değer-lerine ve İslâma sırt çe-virmesine yol açmış, ka-dına hürriyet denilerek ilk hedef açık saçıklık ele alınmış.Allah’ın tesettür emri gözardı edilmiştir. 1893 yılında İstanbulu ziyaret eden Georgine Max Müller isimli bir İn-giliz kadının şu tespitleri Müslüman Osmanlı ka-dınının tesettür emrini terkediş devrelerini gös-termesi bakımından ibret vericidir. Şöyle diyor İngiliz kadın: “Türkiye ile Avrupa memleketleri arasında ilerleyen bu münasebet-ler neticesi ümit edelim ki Türk kadınının hayat şartlarında da bazı deği-şiklikler meydana gel-sin. Erkeklerin şark kı-yafetlerini terkettikleri gibi belki zamanla ka-dınlarda bir gün bu yaş-mak ve feraceden kur-tulurlar. Berlin, Paris ve Viyana’da tahsil görmüş genç Türklerin evlenme-den evvel karılarını yüzü açık serbest dolaştıra-caklarını söyledikleri du-yulmuştur. Fakat o an geldiğinde onlar da gele-neğin tahakkümü altına giriyorlar. Sultan Abdül-hamid devrinde bu hu-susta hiçbir değişiklik ümidi yoktur. Kadının örtünmesi hususunda son derece müstebit olan bu padişah, sene geçmeden daha kalın peçeler ve daha bol feraceler hak-kında yeni yeni ferman çıkartıyor. Bugün padişahın kur muş olduğu mektepler-de kız çocukları oniki yaşlarına kadar gayet iyi tahsil görmekteler. An-cak oniki yaşından sonra yaşmağa giren genç kız artık ortalarda görün-mez.(5) |
YABANCILARIN İZLENİMLERİ Fransız seyyahı Jean Thevenot’da 1955-1956 yılları arasında İstanbul’a yaptığı seyahatin izlenim-lerinde kadınlar hakkın-da şöyle yazar: “Türkiye’de kadınlar sokağa çıktıkları zaman başlarını gözlerine ka-dar alnı da örten bir Çar şafa bürünürler, gözle-rinin altından başlayan ve burnuyla ağzını kapayan ve başın arkasında dü-ğümlenen bir diğer örtü de bütün yüzden ancak gözleri dışarıda bırakır ve hatta çıplak elle dolaşmaları ayıptır, bu sebeple onlar elleri giz-leyen gömlek ve ceket giyerler.(6) A.L.Castellan isimli seyyahın yazdığı seya-hatnamenin 1811 yılın-daki baskısında şu iza-hata rastlanır: “Türkler başkalarının kadınlarına azami dere-cede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözle-rini dikip bakmayı haram sayarlar.(7) 1789-1807 yılları ara sında padişah olan Sul-tan 3.Selim, kadın kıya-fetleri hakkında şöyle bir ferman yayınlamıştı “Benim vezirim. Nisa taifesi çarşu pazarda a-çık renk feraceler ile gezip edepsizlik ettikleri mesmuu manzurum oldu. Fîmabaad açık renk ferace ve hadden ziyade yaka giymeyip herkesi ırzı edebiyle olması iktiza edenlere tenbih ve terzi-lere dahi bu makule edebsiz esvapları diktir-meyip, şedid men ve yasağ edesin.(8) Ferace uzun bir üstlü- ğün adıdır, yaşmak ise feracenin üstünde yüzü ve başı örten ve iki par-çadan mürekkep ince beyaz tülbentten yapılan bir örtünün adıdır. Osmanlı İslâm terbi-yesiyle ve şeriatın disip-liniyle yetiştiği zamanlar sarsılmaz bir kale gibi, dininden imanından asla taviz vermiyordu. Ne zaman ki hristiyan âle-mine hayranlık başladı. İşte o zaman çözülme ve yıkılma da başladı. Aşağıdaki misal bunu çok güzel tespit eder sanıyorum. “1760-1770 yılları ara sı..(9) İstanbul’daki elçi-lerden biri Beyoğlu’nda-ki elçilik konağında kra-lının doğum gününü kut-lamaktadır. Bütün Av-rupa elçileri davetlidir. Bizim saray da diplo-matik nezaket icabı iki Beylerbeyine bu davet için müsaade etmiştir. Daha önceki devirlerde bu tip davetlere saray-dan temsilci gönderil-mezdi. Ziyafet günü bir ara herkes bir kenara çekil-miş, ortaya bir kadınla bir erkek çıkmış, dans etmeye başlamışlar.Bey lerbeyinden biri hayretle söylenmiş. - Bu zat, İsveç elçisi-ne ne kadar da benzi-yor. Hani odur diyesim geliyor. Ne dersiniz.? Baron dِ Tot: - Evet Paşa, yanılmı-yorsunuz. Bu bizzat ek-selansın kendisidir. Bir-likte dansettiği hanım da zevcesidir. Beylerbeyi Macarca, Lâtince, İtalyanca bil-mektedir: - Gözlerime inanamı-yorum, der. İsveç Kralı-nın temsilcisi olduğu için Padişahımın lütfen huzu-runa kabul ettiği bu zatın burada köçeklik etmesini havsalam kabul etmiyor. Baron dö Tot, dans hakkında birşeyler söy-lemek isterse de Beyler beyinin kaşları bir kere çatılmıştır. Yüzü yumu-şamaz. Derken İsveçli çift çekilir, ortaya bir başka çift çıkar. Hol-landa elçisi ve zevcesi. Bizim Beylerbeyi büs-bütün celâllenir: - Ne biçim iş bu? der.Bir insan hanımı ile yahut sevdiği herhangi bir hanımla şakalaşabi-lir, oynayabilirde. Fakat bunun bir edebi, erkânı vardır. Herkesin gözü önünde de böyle kıvrılıp bükülmek, zıplayıp hop-
|
||||||||