Salı, Mayıs 11, 2021

03.Haziran 2010

03 Haziran 2010, Perşembe  – İZMİR

Bugün fotoğraflar eşliğinde anılar denizinde dolaşacağım. Altlarına dipnotlar ekleyerek hatırladıklarımı anlatacağım. Keşke daha çok fotoğraf çektirseydik diyorum. Ama bu kadarına da şükür, hiç olmayabilirdi.

Ailece çektirdiğimiz sayılı resimlerden birinde, Ben 18 yaşımdayım ve Lise öğrencisiyim. Alaattin Ortaokul öğrencisi (Şapka giymek zorunluydu). Selim ve babam da kravat takmışlar. İbrahim önlükle. Mustafa daha okula başlamamış. Selim anne ve babamı kucaklamış. Alaattin, fotoğrafçıya zorla getirildiği için asık suratlı. Tarih: 12 Şubat 1966.

Gözümde canlandırabildiğim Babaçay (veya Kazköy’de denirdi) istasyonu böyle bir yerdi. (Benzetiyorum ama gerçekten orası olduğundan emin değilim. Çünkü yıllarca bir daha uğramadım.).

Sağdaki yamaçtan yokuşu tırmanarak Armutluyazı köyüne giderdik. Köye vasıta yoktu. İnerken kolaydı ama tırmanırken çok zordu. Çocukluğumda hep kaytarmaya çalışırdım. Ben üçük ben yürüyemez diye yarım yamalak konuşarak kucağa almalarını istermişim. Doğduğum yer olan Burtu istasyonundan Kazköy istasyonuna yerleştiğimizde, annem Alaattin’e bakabilsin diye, beni Armutluyazı köyüne amcamlara, ya da Ömerdüz köyüne anneannem ve teyzelerimin yanına gönderirlerdi.

Anneannem Çerkezceden başka dil bilmezdi. Onun yanında öğrendiklerimle Çerkezce söylenenleri anlıyorum ama her şeyi konuşamıyorum. Zaten artık iyice asimile olduğumuz için ne dil, ne de adetleri, oyunları bilmiyoruz. Annem sülalenin küçük geliniydi. Evlenirken 13 yaşındaydı ve yedi yıl çocuğu olmamıştı. Benden sonra bir erkek bir kız kardeşim doğduktan sonra öldükleri için benim cılız ve hastalıklı halimden endişe ederlerdi. Türbeleri, değirmen sularını, nefesi kuvvetli hocaları dolaştırdılar. Neyse ki hayatta kaldım.

Burtu buraya benziyordu. Hava hattıyla ve öküzlerle çekilerek buraya getirilen tomruklar her gün gelen trene bağlı özel vagonlara işçilerin ellerindeki sapin denilen aletlerle itilerek yüklenirdi. (Resmin hangi istasyona ait olduğunu ne yazık ki bilemiyorum. ((Çangal -ssö)) Babam sağ olsaydı ayrıntısıyla öğrenebilirdim. Hafızası kuvvetliydi, her şeyi hatırlardı. Büyük babamın Kafkasya anılarını çok dinlediği için, şimdi gitsem, o yerleri tanıyabilirim diyordu. 1842 doğumlu büyükbabam Mustafa Türkiye’ye göç ettiklerinde 15 yaşındaymış, 105 yaşında olarak 1947’de vefat etmiş).

Orman işçileri, sapinler ellerinde tomruk yüklüyorlar.

Babam, Ayancık kereste fabrikasına tomrukları iletmek amacıyla kullanılan demiryolunun bakım ve onarımından sorumlu inşaat ustabaşısıydı. Ormandan Ayancık’taki fabrikaya kadar hem Çangal hattı hem de Zindan hattı onun görev alanındaydı.

Çocukluğum hep orman içinde, su kenarında, yeşilin en bol yerinde geçtiği için, ülkenin ve dünyanın her yerinin aynı şekilde olmadığını görünce, o günlere ait renkli fotoğraflarım olmayışına üzülüyorum. İnternette Webshots fotoğraf arşivini taradıkça, çocukluğumdaki o cennet gibi yerlere benzeyen resimleri ekranımda tutuyorum.

Orman denizinde hayal ülkesine gider gibi ilerleyen bir demiryolu

Tren aynı değil, vagonlar aynı değil. Ama manzara aynı. Keşke, o demiryolu sadece insan taşımak için aynı yollarda yeniden çalışsa ve bizi o günlere döndürse.

Artık İkisu’ya yerleşmişiz. Resmin tarihi bilinmiyor. Babam en geride ayakta. 12 nolu vagonet O’na tahsis edilmişti. Vagonetler demiryolundan kasabaya doğru yol eğimli olduğundan kendi başlarına fren tertibatını kullanarak gidebiliyordu. Ama, trene bağlanmadan ormana geri dönemiyorlardı. Bağımsız, her yöne gidebilen, motorlu drezin denilen araçlar, sadece üst görevliler ve acil durumlar içindi.

Arkadaki beyaz bina gene babama tahsis edilen yazıhane. Babam okula başlamadan bana okuma yazmayı öğretmişti. Bu yazıhanede çok kağıt karaladım. Yazıhanenin arkasında bir kahvehane vardı. Karşı yamaçtaki evde oturan çocuklarla arkadaştım, bildiğim birkaç kağıt oyununu o kahvede bana öğretmişlerdi. Sonradan kahve kültürümü geliştirme hevesim olmadı.

Arkada solda, o zamanlar kaldığımız tek katlı ev vardı. Yanında ve arkasında bahçesi vardı ve annem, domates, biber, fasulye, mısır, soğan ve yöresel olarak mancar denilen kara lahana yetiştirirdi. Bahçenin kenarına geldiğimde o taze sebzelerin kokusunu ve tadını hala duyar gibiyim. Şimdi tadı tuzu kokusu olmayan sebzeleri gördükçe insan neleri kaybettiğini daha iyi anlıyor.

Yıllar sonra, o yazıhane antik eser gibi ortada kalmış. Demiryolu sökülmüş, çevresinde bina kalmamış. Kovboy filmlerindeki terk edilmiş hayalet kasabalar gibi. Zaten çok az bina vardı, iyice ıssızlaşmış.

Burada Orman işletmesinin hiç izi kalmamış. İnsanlar yerleşmek için artık ya yamaçlardaki köylere, ya da kasabaya gitmekte.

Demiryolunun hemen kenarında yer alan, bereketli bir bahçesi olan, elektrik olmadığı için kandil ve gaz lambasıyla aydınlandığımız, okula başladığımda kasabaya sabah treniyle gidip akşam treniyle döndüğüm evin önünde iyi ki bu resmi çektirmişim.

Şimdi o evin yeri bomboş. Arkadaki Yenikonak yönünden gelen dere biraz ilerde diğer yönden gelen dere ile birleşip yola devam etmekte ve Ayancık’ta denize dökülmekte. (Resimde Alaattin, ben ve Mustafa).

Beş erkek kardeşin 1972 deki halleri. Önde ben ve Alaattin, arkada Mustafa, Selim ve İbrahim.

Birkaç yıl öncesinde beş kardeş bir aradayız. Soldan sağa (yaş sırası da aynı) Mustafa Raşit Öztürk, İbrahim Etem Öztürk, Selim Sinan Öztürk, Alaattin Öztürk ve ben Sabahattin Öztürk.

Babam, Alaattin ve benden sonra kardeşlerime çift isim vermişti. Ayrıca, normal liseye gidenlerin inançları zayıf kalıyor diye diğer üç kardeşimi İmam Hatip Lisesine göndermişti.

– Arkası yarın-

SABAHATTİN ÖZTÜRK

SeSiÖz
Selim Sinan Öztürk. Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardı, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu kişisel olarak hazırladığı site ismi olarak benimsedi. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadı. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments