Perşembe, Mayıs 13, 2021

03 Ocak 2009

03 Ocak 2009 , Cumartesi – İZMİR

Gazeteci arkadaşım Tanju Ateşer, dört yıl önce bugün hayata gözlerini yumdu. Yeni Asır Gazetesinin ve İzmir basınının güleryüzlü yazarı, otuzbeş yıllık gazeteci Tanju Ateşer, 18 Ağustos 1948 yılında dünyaya gelmişti. Ege Üniversitesi Gazetecilik bölümünü bitirdi ve 1970 yılında Merhaba Gazetesinde işe başladı. Ege Ekspres, Hürriyet, Sabah ve Gazete Ege’de görev yaptı, meslek hayatının büyük bir kısmını Yeni Asır’da geçirdi. Onunla 1976 yılında kısa dönem (fiilen üç buçuk ay sürmüştü) askerlikte tanıştık. Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde Jandarma yedek subay olarak görev yaptık. Tanju Ateşer 1987-1990 arasında Bursa Hakimiyet Gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü yaptı. 1990-1998 arasında Ankara’da Hürriyet-Ankara’da ve Gazete Ege’nin Ankara Bürosunda çalıştı. Yine askerlik arkadaşımız olan Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanlığı zamanında Basın Danışmanlığını yaptı. 1999’da İzmir’e döndü. Son beş yılını, hastalığı nedeniyle evinden yazı yazarak sürdürdü. Göztepe taraftarı olan Tanju Ateşer, sayfa yapımında bilgisayar kullanan ilk gazeteciydi.

İzmir’i çok seven ve yazılarında bunu dile getiren Tanju Ateşer,sıcak, içten bir uslupla duygularını anlatırdı.

“Düşünün bir kere;” diyordu 25 Ocak 2003 tarihli yazısında; “hangi şehirde insanlar dört mevsimi; açık hava mekanlarında oturup da keyifli saatler yaşayabilir? Oysa biz İzmirliler bu şansa her zaman sahibiz, açık havayı da çok severiz. Şanslıyız da; çünkü Körfez’in iki yakası da, sevdiklerimizle paylaşabileceğimiz güzelliklerle dolu.”

1 Ağustos 1999 tarihli yazısında ise şöyle diyordu: “İzmir’deki yaşantımızda ayrıntı gibi görünen o şeyler, birdenbire burnumuzda buram buram tüten özlemler haline geliveriyor. Gurbette yaşarken, mesela buzlu bademi özlüyorsunuz. Enginarı, rokayı, yaprağı. (Biliyor musunuz, incecik zeytinyağlı sarmalar, eğer yaprak İzmir yaprağı değilse asla lezzetli olmuyor.) Gurbette sakız reçelinin lezzetini de özlüyorsunuz. Çıtır gevreği de, tazecik boyozu da”. “İzmir, her şeye rağmen çok güzel bir kent. Bizlere sunduğu lezzetler de öyle. Gurbete çıkmayan bilemez İzmir tulumunun değerini. Bakla İzmir’den değilse yediği favanın da tadına varamaz. İzmir’in havası, suyu da başkadır. Zaten gurbette en çok da onlar özlenir.”

Tanju Ateşer’in İzmir Fuarı ile ilgili olarak kaleme aldığı, en çok sevdiğim iki yazısını olduğu gibi buraya aktarıyorum.

KOKULAR (1 Eylül 1999- Egeli Sabah)

“İlk kez 9 yaşındayken gitmiştim İzmir Fuarı’na… Şirinyer’den trenle yola çıkan 6 kişilik ailemiz, gece boyunca ışıltılı bir ortamda eğlenmiş ve tek fire vermeden (!) geri dönmüştü.. Eee, ne de olsa babam askerdi ve disiplinliydi… Bir elle kol, peşim sıra yürüyün dedi miydi, kimse aksini yapamazdı. Babamdan o akşam da aynı komutu aldık ve 4 kardeş, saatlerce onun peşi sıra yürüdük. Anne-baba önde, çocuklar tek sıra halinde arkada.. Babamızın ensesine odaklanan gözlerimiz, zaman zaman çarpışan otomobillere, dondurmalara filan kaysa da, yönümüzü hiç şaşırmadık. Ve hiçbirimiz kayıp çocuk anonslarına malzeme olmadık. İşte, İzmir Fuarı’nı ilk kez böyle gezmiştim.”

“Çocukluk yıllarımın Fuar gezmelerinde en çok,parıltılı ışıklar ve olağanüstü kalabalık dikkatimi çekerdi. Bir de pavyonlar. Fuara her gidişimde ne kadar pavyon varsa gezmeye çalışırdım. Makinelere, aletlere boş gözlerle bakar, neyin ne olduğunu anlamaya çalışırdım. Çoğu kez de,tanıtılan ürünlerin ne işe yaradığını öğrenemeden dışarı çıkardım. Zaten Fuar’ın ekonomideki önemi beni hiç ilgilendirmiyordu. Benim için Fuar Lunapark’tı, güldüren aynalardı, sandviçti,gazozdu.. Bir de pavyonlardan aldığım broşürlerin kokusu. Broşürde tanıtılan ürünün ne işe yaradığı hiç önemli değildi, çünkü ben sadece o kağıtların kokusunu severdim. Rengarenk, parlak kağıtlardaki o kokular,beni sanki yurt dışında gezintilere çıkartırdı. İtalya, Fransa, Almanya, Çin, Amerika. Her broşür farklı kokardı. Fuar’daki çocukluk gezilerimin kokusu hala burnumda tüter. Bir de hiç katlanmamış iki buçuk liralıkların kokusu.”

“Tuğsavul İlkokulundan mezun olduğumda babam bana armağan olarak tam 25 lira verdi. Biliyor musunuz? 40 yıl önce, iki buçuk liralık kağıt paralar vardı. İşte, pembe renkli o paraların yepyeni 10 tanesi bir anda benim olmuştu. Katlanmamış, yepyeni banknotlar ne de güzel kokuyordu. Onları haftalarca sakladım ve harcamaya kıyamadım. (O yıllarda enflasyon olmadığı için param değer de kaybetmiyordu.) Kafama koymuştum, servetimi (!) Fuar’da kardeşlerimle birlikte yiyecektim. Nihayet beklediğim gün geldi. Fuar açılmış ve İzmir canlanmıştı. Bir akşam üstü 10 tane iki buçuk liralığı cüzdanıma yerleştirdim ve iki ağabeyimle kız kardeşime Haydi Fuara gidiyoruz, bütün masraflar benden dedim. Herkes sevinçle hazırlandı, Fuara gittik ve unutulmaz bir gece yaşadık. Gezmediğimiz yer, binmediğimiz oyuncak kalmadı. Sandviçler, gazozlar, dondurmalar.. Paraya hiç acımadım o gece, her istediğimizi yaptık. Hatta evimize de taksiyle döndük. Yatmadan önce cebimde kalan paraları saydım. Servetimin ancak yarısını harcayabilmiştim. Ve kalan 5 tane banknot hala güzel kokuyordu. Tabii o zaman paranın değeri vardı. Değerli şeyler her zaman güzel kokar.”

FUAR ZAMANLARI (3 Eylül 2004 – Yeni Asır)

“İzmir Uluslar arası Fuarı, çocukluk yıllarımda (yani bundan 40-45 yıl önce) şimdiki gibi 10 gün değil, bir ay süreyle açık kalırdı. Ve Fuar zamanlarında sadece Kültürpark alanı değil, İzmir’deki bir çok ev de insanlarla dolar taşardı. Çünkü başka illerde, ilçelerde yaşayan akrabalar, fuar açılır açılmaz üçerli-beşerli gruplar halinde İzmir’e koşarlardı. Yani fuar, İzmir’i dünya vitrinine çıkartmanın yanı sıra, birbirine hasret akrabaların buluşmasına da vesile olurdu.”

“Uzaklardaki akrabalarımız Şirinyer’deki evimize fuar rezervasyonlarını (!) aylar önceden mektupla yaparlardı. Ve Erzincan’dan dayılar, İstanbul’dan teyzeler, Tokat’tan halalar; fuar sezonunda (elleri kolları erzak dolu olarak) birbiri ardı sıra sökün ederlerdi. Anlayacağınız bizim ev, ağustos-eylül aylarında yataklı konuklarla dolup taşardı. Rezervasyonlar düzenli yapılmışsa pek sorun olmazdı. Herkesin odaları, yatakları belirlenir, sıkıntı yaşanmazdı. Ancaaak.. Yanlışlıkla çifte rezervasyon (!) yapılmışsa, sıkıntıyı biz çocuklar çekerdik. Evde dört kardeştik ve halalar, teyzeler rahat etsinler diye, bazen yerlerde, halılarda uyurduk. Benim böyle durumlarda, Bu fuar da niye bir ay sürüyor? Hemencecik bitse olmaz mı? Ben evimi istiyorum diye isyan ettiğim olurdu. Ama tüm bunların yanı sıra, hasret gidermenin, sıcak akrabalık ilişkilerinin de tadı bir başkaydı.

“Uzun sözün kısası:

“Biz 50’li, 60’lı yılların çocukları, İzmir fuarları sırasında bazen çok mağdur olurduk. Günümüzün çocukları ise, fuarın süresi kısaldığı için daha şanslılar. Hem zaten yataklı misafirliğe de eskisi kadar rağbet yok. Çünkü ne fuarlar eskisi gibi, ne de akrabalıklar.”

Sevgili arkadaşıma Allah’tan rahmet diliyorum. Amin.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

SeSiÖz
Selim Sinan Öztürk. Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardı, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu kişisel olarak hazırladığı site ismi olarak benimsedi. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadı. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments