Pazar, Ekim 17, 2021

06 Nisan 2009

06 Nisan 2009,Pazartesi – İZMİR

Hep söylediğim gibi, sinemayı çok seviyorum. Bir filme kendimi kaptırdığım zaman her şeyden soyutlanıyor, anlatılan hikayeye dalıyorum. Ama, acılı ve umutsuz biten, yaşamın yalnızca dramatik ve olumsuz anlarını anlatan filmler çok güzel olsa da ikinci kez seyretmek isteği duymuyorum. Sevgi, umut ve başarı üzerine kurulu, insanı olumlu yönde motive eden duygusal filmleri tekrar tekrar aynı hevesle izleyebiliyorum. Örneğin; Yağmur Altında (Singin in The Rain) en çok izlediğim filmlerden biridir. Unutulmaz Gene Kelly’nin danslarını her zaman zevkle izlerim. Aşkın insanı nasıl değiştirdiğini anlatan Benden Bu Kadar (As Good As its Gets) filminde Jack Nicholson’ı izlemeye bayılırım. Ayrıca, Büyük Balık (Big Fish) filminde yaşananlar kadar onları coşkuyla anlatmanın da hayatı güzelleştirdiğini görmeyi, Billy Elliot filminde baleye tutkun çocuğun çevre ve koşulların olumsuzluğuna rağmen hayallerini gerçekleştirmesini, Babam ve Oğlum’da bütün öfke ve kızgınlıklarımıza rağmen yüreklerimizde her zaman sevginin yer aldığını görmeyi seviyorum.

Dün akşam, çok sevdiğim filmlerden birini Kalbini Dinle (August Rush) filmini beşinci kez izledim. Atilla Dorsay 1 Mart 2008 günlü sinema eleştirisinde “Kalbinizin sesini (ya da benim öğüdümü) dinleyin ve bu filmi görerek kendinize güzel bir armağan verin” diyordu. Sonra 23 Mart 2008 tarihinde ATV’de Yaşamdan Dakikalar programında Hıncal Uluç filmi ve konusunu o kadar güzel değerlendiriyor ve o kadar ayrıntılı anlatıyordu ki filmi hemen seyretmek için dayanılmaz bir istek duydum. Önce filmi korsan DVD’sinden izledim. Sinemada tekrar gösterimi yapılınca sinemada izledim. Orijinal DVD’si çıkınca hemen alıp tekrar izledim. Arkadaşlarıma izlettim.

Hıncal Uluç, Kalbini Dinle (August Rush) filmini o gün şöyle anlatıyordu:

“Müziği anlatan bir film bu. Müzik bu kadar mı güzel anlatılır? Hikaye masal. Bir klasik müzik konserindeki çellist kız ile bir İrlandalı pop müzik grubunun solisti ayrı ayrı konserdeler, ama film o kadar güzel ikisini de birbirine bağlı olarak gösteriyor ki. İkisinin müşterek dostlarının verdiği bir partide çok güzel bir buluşma sahnesiyle buluşuyorlar, tanışıyorlar, o gece her şey oluyor, sabahleyin ikisi de ayrılmak zorundalar. Kız Şikago’ya konsere gidecek, babası zorla sürüklüyor; diğeri San Fransisco’ya gidecek. Ama kız hamile.

“ Doğumdan birkaç gün önce kız bir trafik kazası geçiriyor, hastaneye kaldırılıyor, gözünü açtığında babası, maalesef bebeği kaybettik diyor. Oysa babası düşünüyor ki kendisini büyük bir kariyer bekliyor ve çocuk ona ayak bağı olacaktır. Bebeği bir yetimhaneye veriyor. Film onbir sene sonra başlıyor. Kız bir yerde mutsuz, oğlan bir yerde mutsuz. Ama, onbir yaşındaki delikanlı ben annemi babamı bulacağım diye ısrar ediyor. Nasıl bulacaksın diye sorduklarında, dinleyerek diyor. Ya ben onları dinleyeceğim ya da onlar beni. Delikanlı yetimhaneden kaçıyor, Newyork sokaklarında dolaşırken, tam bir Oliver Twist hikayesi, çocuklara köşe başlarında çalgılar çaldıran ve toplanan parsayı onlarla bölüşen ve bununla geçinen bir adamla karşılaşıyor. Bu rolde muhteşem Robin Williams oynuyor. Bu kişinin olağanüstü bir müzik duygusu var. Çocuktaki müzik dehasını keşfediyor ve ona müziğin ne olduğunu, tabiattaki tüm seslerin müzik olduğunu anlatıyor. Bir polis baskınında çocuk oradan da kaçıyor, bir kiliseye sığınıyor. Rahip ondaki müzik dehasını görünce, bu çocuk büyük bir yetenek diyerek onu konservatuara teslim ediyor. Çocuk bir yandan öğreniyor, bir yandan da bütün hocalar ona hayran. Çocuk, şehrin duyulan seslerinden yarattığı bir Rapsodiyi besteliyor. Konservatuar yönetimi, bu yaz Central Park’taki konserde bunu çalmaya karar veriyor, orkestrayı da sen yöneteceksin diyorlar oğlana. Provalar başlıyor. Robin Williams, provalardan birini basıyor, çünkü oğlandan büyük paralar kazanacak. Hocalara, benden izinsiz çocuğumu nasıl alıkoyarsınız diyor, çocuğun kulağına da anneni babanı bulmak istiyorsan benimle gelmelisin diyor. Çocuk gitmeye hazırlanırken hocalardan biri, onu alıp gitmeyin biz ona çok şey öğrettik diyor. Robin Williams hayır diyor, o size çok şey öğretti. Adam çocuğu alıp gidiyor.

Bu arada, kızın babası ölürken, oğlunun yaşadığını itiraf ediyor. Kız çocuğunu aramaya başlıyor. Şarkıcı sevgili de kızı bulmaya çalışıyor. Anlatılanlar tam bir masal. Ama bu arada kullanılan müzikler ve müziği anlatan ifadeler harika. Filmdeki hiç kimseyi tanımıyorum. Ama,jenerikten öğreniyorum ki Flarmoni orkestrasındaki çellist gerçekten bir çellist. Bire bir kendi çalıyor. Şarkı söyleyen delikanlı bizzat kendisi. 11 yaşındaki çocuk bir sürü saz çalıyor hepsini kendisi çalıyor, hepsi için hoca tutmuşlar. Tek çalmayan ve söylemeyen Robin Williams. Filme bayıldım.. bayıldım.. bayıldım..”

Ancak filmin sonunda, tv’lerin dizilerde ve filmlerde araya reklamları en uygunsuz zamanda koyma alışkanlıkları keyfimi kaçırdı. Finaldeki Central park konseri biterken film de bitiyordu. Bir dakika sonra bitecek sahneyi kesip uzunca reklamlar göstermek anlamsızdı. Ya konserin başında olmalıydı yada bitince. Ben de DVD’yi çıkardım, Central Parktaki final konserini bir kez daha izledim.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

SeSiÖz
Selim Sinan Öztürk. Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardı, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu kişisel olarak hazırladığı site ismi olarak benimsedi. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadı. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments