14 Şubat 1998

14 Şubat 1998, Cumartesi – ANKARA

Bugün sevgililer günü ve ben gene sevgilimden ayrıyım. Tek sevgilim, sevgili karımı özledim.

Sabahleyin TEDAŞ misafirhanesinden ayrıldım, bir taksiyle İş ve İşçi Bulma Kurumunun Maltepe Camii yanındaki Neyzen Tevfik sokakta bulunan misafirhanesine taşındım. Sonra metro içindeki telefonlardan Neriman’ı aradım. Kalabalık ve gürültü içinde sadece durumumu anlattım. İnşallah önümüzdeki hafta yanında olurum.

Öğle seansında Kavaklıdere sinemasına gittim. Filmden çıktıktan sonra, Konur Sokaktaki D.R. mağazasında, Ayşe Kulin’in kitaplarını imzaladığını gördüm. Yoğun ilgi gören ve kısa sürede çok baskı yapan “Adı Aylin” romanını Neriman için imzalattım. Sevgililer günü armağanım hazır artık.

Milliyet Sanat Dergisi, geleneksel Abdi İpekçi ödülünün konusunu mektup olarak seçince, nişanlı iken ve evlendikten sonra turnelerde ondan uzakta olduğumda Neriman’a yazdığım mektupları tek tek okuyup anımsamış, bunlardan derleme bir aşk mektubu hazırlamıştım. Ama bununla yetinmedim, acaba bugün neler yazardım diye düşünüp yepyeni bir aşk mektubu yazdım. Yarışmada adı bile geçmedi ama ben bu mektubu çok seviyorum. Sevgililer günü anısına 30 Kasım 1995 tarihli o mektubu tekrar okuyorum.

“Bir tanem,

Mektup yazmayı unutmuşum sanki. Eskisi gibi uzun turne teftişleri artık olmadığı için hasret fazla sürmüyor. Telefonla haberleşmek kolaylaştı. Sesini duyunca hiç ayrılmamış gibi oluyorum.

Nişanlıyken ve yeni evliyken ayrılıklarımızda yazdığım mektupları hatırlıyormusun? Hayır! Hayır! Duygu ve düşüncelerim değişmiş değil, onların altına gene imzamı atarım. Ama duyguları aynı yoğunlukta kağıda dökemiyorum. Umut ve coşku gene varsa da o zamanlar hiç hissetmediğim ince bir hüzün ve yürek sızısı araya giriyor. Yanlış anlama,senden ve evlilikten değil bunlar. Yaşanan yılların birikiminden ve yaşadığım kadar daha yaşayamayacağımı düşünmekten. Bu güne kadar hiç geriye bakmadım. Yaptıklarımla ne öğündüm, ne de kahrettim. Hayal kırıklıkları, öfkeler, korkular hep olduysa da geleceğe her zaman umutla baktım. Yaşantım hep bir öncesinden daha rahat ve daha mutluydu. İnsanlar ve çevre olarak yitirilen çok şey vardı ama her yeni duruma uyum sağlayabiliyordum. Şimdi gene geçmişle ilgili değilim, lakin gelecekle ilgili olarak aynı cesaretle umursamaz bir atılganlık gösteremiyorum. Kırksekizinci yaşıma girdim ve hala çocuk yüreği taşıyorum. Duygularda, hayallerde bir değişme yok, ama artık merdivenleri aynı hızla çıkamıyorum, ağrılarımı daha fazla hissediyorum. Kolesterol ve yüksek tansiyondan bağımsız olamıyorum. Yıllardır hep hayal ettiğim bir çok şeyi hep sonraya ertelediğimin farkına varıyorum. Yaşam nedir, niçin yaşıyoruz ve niçin ölüyoruz, ölümle her şey sona mı erecek gibi sorular dolaşıyor beynimde. Yaşlanma fobisi mi, ölüm korkusu mu, yaşamın eksik kalan yanları için kendime sitem mi bilemiyorum. Ama bir dönüm noktasından geçtiğimi fark ediyorum.

Sana iyi bir eş olabildim mi bilmem. Çocuğumuza da iyi bir baba olmaya çalışıyorum. Vaktiyle, rahmetli babamla anlaşmazlıklarımız ve çatışmalarımız sonrasında, ben çocuğuma böyle davranmayacağım diye kendi kendime söz verirdim. Şimdi ise, bazen bilinçsizce aynı şeyleri yaptığımı fark ediyorum. Neyse ki çocuğumuzun yüreğinde kin ve nefret yok ve ben sevgimi de gösterebiliyorum. Gene de eksik kalan şeyler var. Babamı bu gün anlayabiliyorum ama ondan daha iyi bir baba olabildiğimden emin değilim.

Bir zamanlar sözlerini anlamsız bulduğum şarkılar şimdi çok anlamlı geliyor. Yirmi yıl önce sadece melodisini dinlerken, Erkin Koray’ın ‘öyle bir geçer zaman ki’ deyişini yürekten hissedebiliyorum şimdi. Ya da Şehnaz Tango veya Süper Baba dizi filmlerinin dramatik sahnelerinde gözlerim nemleniyor. Sonra, sanki evimde otururken bir anda kendimi kalabalık bir caddenin ortasında buluvermişim gibi heyecanla uyanıyorum hayallerden. Bir an dönüp bakıyorum geriye. Bunca yaşamışım, bu kadar yol gitmişim diyorum. Geçmişe özlemim yok ama gene de yeterince değerlendirememişim gibi geliyor bana. Yürek sızısı denilen şey bu olsa gerek. Ancak, oturup dertlenmenin de bir anlamı yok. Bu günleri ah vah ile geçirirsem, on yıl sonra, bu günler için de feryat edeceğimi biliyorum. O yüzden gene gelecekle ilgili düşüncelerin peşinde olacağım ve pişmanlık duymayacağım şeyler yapmaya çalışacağım.

Senin yanındayken böyle hüzünlü değilim. Neyse ki ayrılık çabuk bitecek. Ayrılıklar olmayınca, duygu birikimleri olmayınca mektuplara da gerek olmuyor. Ben gene senin yanında olmayı tercih ederim.

Seni seviyorum. Hep sevdim ve daima seveceğim.

Sevgiler,selamlar.”

Neriman’la on dokuz yıldır evliyiz. Yıllar geçtikçe birbirimizi daha iyi tanıyor ve daha çok seviyoruz. O’nu çok sevdiğimi biliyor ve ben O’nun beni sevdiğini biliyorum. Sevgiyi paylaşabilmek ne güzel. Mutluluk bu olsa gerek.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

Önceki İçerik30 Mart 1998
Sonraki İçerik01 Mayıs 1978
SeSiÖz
Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardım, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu site ismi olarak benimsedim. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadım. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments