26 Eylül 2002

26 Eylül 2002, Perşembe – LONDRA

Bugün önce elektrik süpürgesi ile evi temizledim. Sonra, bulgur pilavı ve marul salatası yaptım. Öğle yemeğinden sonra evden çıktım. Evin içi soğuktu, dışarıda güneş vardı. Thames nehri kenarında bir banka oturdum, bir saat güneşlendim, kemiklerim ısındı. Eve geldiğimde saat 16.30 olmuştu. Güneş pencereden içeri giriyordu. Sandalyeye oturdum ve masada bu satırları yazıyorum.

Londra, sevdiğim bir şehir. Diğer Avrupa şehirleri ve Dünya şehirlerinin hepsini görmedim ama, güzel anıları, bildiğim yer olması ve sürenin üç ayla sınırlı olması nedeniyle ikinci kez yine Londra’yı tercih ettim.

Bundan on beş yıl önce, Hazine Kontrolörleri Kuruluna girişimin on ikinci yılında, bir yıllık yurt dışı sırası gelmişti. Denetim elemanlarına meslek yaşamları boyunca bir kez bu hak veriliyordu. Bilgi ve görgüsünün artması için yurt dışında bir yıl geçici görev verilmesi devletin memuruna verdiği en önemli imkandı. Bu sayede hem mesleki alanda hem de sosyal yaşamında insanların ufku açılıyordu. İlk kez yurt dışına çıkacaktım. (1979 yılında Doğubeyazıt’da teftişte iken İran sınırı gümrüğünden birkaç kilometre içeriye geçmiştim. Cuma günü olduğu için dükkanlar kapalıydı. Ama kepenkleri yarı açık bir dükkandan çalar saat ve ortasında plastik bir gül açmış duran camdan bir kül tablası almıştım. O tarihlerde her şey ithal edilmiyordu. Kilis’te ve Adana’da bu eşyaların kaçak olarak getirilip satıldığı pasajlar vardı. Herkes bilirdi, ama yakalanırsan suçtu. İran toprağına geçişimi gerçek yurt dışı seyahati saymıyorum.) Yeşil pasaportlar hazırlandı. Nihan, o zamanlar annesinin pasaportuna kayıtlıydı. Kardeşim Alaattin Avusturya’da işçi olarak çalışıyordu, ona uğramak istiyordum. Neriman’da doğduğu yer olan Üsküp’te halasını ve halasının iki torununu görmek istiyordu. 1987 yılının Nisan ayının son günlerinde İstanbul’dan Üsküp otobüsüne bindik. Önce Üsküp’e (Makedonya’ya) gidecektik. On üç saat süren otobüs yolculuğu tam bir maceraydı. Gümrük görevlileri uyarmıştı; ”Beyefendi, daha iyi bir otobüse binseydiniz” diye. Ama biz Üsküp’e direkt olarak daha kolay gideriz diye düşündük. Otobüs yolcuları Türkiye’den bavul ticareti yapan kişilerdi. Bulgaristan ve Yugoslavya sınırlarında otobüsün tüm yolcuları iniyor, sonra tekrar biniliyordu. Sonunda Üsküp’e vardık. Halamızı ve biri kız biri erkek iki torununu gördük. On gün onlara misafir olduk. Sonra Belgrat trenine bindik ve rahatsız bir gece yolculuğu yaptık. Belgrat’tan Avusturya’nın Bregenz şehrine yine trenle gittik. Tren bir ovadan giderken bir tünele giriyor, sonra bir dağın tepesinde tünelden çıkıyordu. Seyri zevkli bir yolculuk oldu. Bregenz’de Alaattin bizi karşıladı. Birlikte onun kaldığı Götzis’e gittik. On gün de orada kaldık. (Üsküp’te olduğu gibi Alaattin’in evinde de ev masraflarına katıldık). Sonra gene trenle Almanya’nın Ulm şehrine geçtik. Kardeşim İbrahim’in kayınbiraderi Kemal bizi iki gece misafir etti. Oradan tekrar trenle Brüksel’e gittik. Apartman komşumuz olan Hesap Uzmanı Mustafa Akaya ve eşi Melihat bizi karşıladı. Onlar da bir yıllığına Belçika’ya gelmişlerdi. On gün de onlarda misafir kaldık. Birlikte şehri gezdik. Anvers’e gittik. Anvers’teki şahane hayvanat bahçesinde Mustafa epeyce resmimizi çekti. Ama, film kasete iyi takılmadığı için boşuna fotoğraf çekmiş, film hiç kullanılmadan banyo edilmiş oldu.

Sonra Brüksel’den tur otobüsü ile Londra’ya hareket ettik. Yolcu sayısı toplam 7 kişiydi. Manş denizini feribotla geçtik. Londra’ya giderken yol boyunca eski binalar, yeşil alanlar gördükçe, daha şehre uzaktayız diyordum. Ama, Victorya istasyonuna gelince anladık ki Londra’nın tamamı (hatta İngiltere’nin tamamı) bu şekilde iki-üç katlı binalardan, geniş yeşil alanlardan oluşuyordu. Büyükşehir deyince, dev binalar filan bekliyordum herhalde.

Türkiye’de iken adresini aldığım Hyde Park House’a (diğer adıyla Can Pansiyon’a) gittik. Pansiyonu eşi İngiliz olan Can Toygar adlı bir Türk işletiyordu. Pansiyonda on beş gün kaldık. O tarihte gecesi 25 Sterlindi. Pansiyonda kalan Türklerden dostlarımız oldu. Bir yandan da ev arıyorduk. Elimizdeki adreslerle özellikle Türklerin (Kıbrıslıların) yerleşik olduğu Kuzey Londra’daki acentelere soruyorduk. Wood Green’de Hesap Uzmanı İhsan Eyibilir ve Gümrük Müfettişi İbrahim Tezer ailelerini bulduk. İbrahim, bir başka gümrük müfettişinin eşinin doğumu yaklaştığı için evi boşaltacağını bildirince Oktay Durmuş’un Kitchener Road’daki evini biz kiraladık. Ev iki katlıydı, alt katta Oktay beyin kaynanası (Emine teyzemiz), kaynatası (Kemal amca) ve kayınbiraderi (Mehmet) oturuyordu. Oktay Bey, eşi Şaziye hanım, oğlu Kemal ve kızı Rüveyde ile başka evde oturuyorlardı. Eve yerleştik. Haftalık 65 Sterlin ödüyorduk.

Benden bir ay sonra üç Hazine Kontrolörü daha yurt dışına gönderildi. İsmet Gümüşlüoğlu Almanya’ya, Abdullah Demir Belçika’ya, Mustafa Adıgüzel’de İngiltere’ye. Ankara’da ilk üç aylık harcırahımı almıştım. İkinci üç aylık maaşı, dördümüzünki birlikte olsun diye mutemet geç hazırlayınca sıkıştım. Londra’ya zaten 35 gün sonra gelmiştim ve her geçtiğim yerde para harcamıştım. Neyse ki Adıgüzel’den biraz borç alarak idare ettim.

Nihan, en yakın okula başladı. İlkokul ile ana okulu arası bir yerdi. Neriman onunla ilgileniyordu. Ben de lisan kurslarına katılıyordum. Özel kurslar pahalı olduğu için, Eylülde başlayan devlet okullarının kurslarına katıldım. Sınıflar yirmişer kişilikti, ama yarısı Türk idi. Kimi öğrenciydi, kimi kaçak çalışıyordu. Diğer ülkelerden de öğrenciler vardı.

Ben, ortaokuldan üniversite sonuna kadar hep Fransızca okumuştum. Sonra Ankara’da Fransız Kültür Derneğinin kurslarına devam etmiştim, ama hala yarım kalmıştı. İzmir’de 1,5 yıl Amerikan Kültür Derneğinin kurslarına gittim. Fransızca gramerinden sonra İngilizce kolay gelmişti. Yurt dışına İngilizceden gitmek istedim. O tarihte İngiltere’deki harcırah düşüktü. Tam gideceğim yıl artırıldı. Londra’ya gelmeye karar verdim. Şimdi iki lisanım da yarım kalmış durumda. Sürekli kullanmayınca dil köreliyor.

Londra’ya tekrar geleceğimi ummuyordum. Bir fırsat çıkmış oldu. Tekrar gelebilir miyim bilemiyorum. Ama neden olmasın. Olanaklarım artarsa, turist olarak ileride gene gelebilirim. Allah ömür verirse tabi.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

Önceki İçerik16 Ocak 2008
Sonraki İçerik25 Eylül 2002
SeSiÖz
Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardım, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu site ismi olarak benimsedim. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadım. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments