30 Mart 1998

30 Mart 1998, Pazartesi – ANKARA

Babamla hiç yakınlaşamadım. O zamanlar gelenek-görenek öyleydi herhalde. Çocuklara sevgi gösterisi yapılmazdı, yüz verilmezdi. Ölümüne kadar (16 Ocak 1976) bir kez bile babacığım diye boynuna sarılamadım. Hep bir korku, çekinme, otoritesine saygı vardı. Beni sevdiğini bilirdim. Her şeyimle ilgilenirdi. Eve gitmeyip sinemaya kaçtığım zamanlar merakla peşimden gelir İkisu’daki (Ayancık’a 6 km uzaklıkta bir dekovil hattı istasyonu) evimize kadar birlikte yürürdük. (1950’ li yıllarda karayolunda pek taşıt olmazdı. Kereste fabrikası paydos olunca tren giderdi, kaçırınca yürümek zorundaydın.) Babam yol boyunca kızar, azarlar, nasihatler eder, ama eve gelinceye kadar öfkesi geçerdi. Önce her şeye hayır der, hemen sinirlenir, sonradan yumuşardı. Hem annem, hem de ben ve kardeşlerim onun otoritesi altındaydık. Belki de bu yüzden, beş erkek kardeş hepimizin zorlamaya, baskıya karşı asiliğimiz vardır. Yabancı filmlerde zaman zaman baba-oğul arasında arkadaşça yapılan konuşmaları imrenerek izlerdim. Babamın yaptıklarını yapmayacağımı sanıyordum. Ama, farkında olmadan tam onun gibi oldum. Biricik kızıma karşı, çocukluğunda çok tahammülsüz davranırdım. Onun benim her dediğimi yapan bir oyuncağımmış gibi davranmasını istiyordum. Çocuk olduğunu, bağımsız bir kişiliği olduğunu unutuyordum. Daha doğrusu, ben ondan daha çocuktum. Sevgiyi, ilgiyi ben ondan bekliyor, babam gibi zorla sevdirmeye çalışıyordum. Babamdan göremediğim şefkati ona vereceğime, kızımın beni anlamasını, sevmesini bekliyordum. Kızım yerine oğlum olsaydı da fark etmezdi. Hep kız kardeş, kız arkadaş olmayışından şikayet ettiğim için, kız babası olmaktan çok memnunum. Benim sorunum, kızıma filmlerdeki gibi anlayışlı, müşfik bir baba, bir arkadaş olmayı beceremeyişimdi.

İlkokuldan üniversiteye tüm öğrenim hayatımda, herkesle çok rahat olabilen kızlarla konuşabildim ancak. Ama onlarla da sınıf arkadaşlığı dışında bir yakınlık kuramadım. Karşı taraf bir gülüş, bir yakınlık göstermezse kimseye laf atamaz, kimseyle konuşamazdım. (Hiçbir zaman ben iyiyim, ben güçlüyüm, ben bir taneyim diye kendime güvenim olmadı. En başarılı olduğum konularda bile zorunlu olmadıkça ortaya çıkmadım.) Gülümsemesi ve tatlı dili olan insanlar bana çekici gelmiştir.

Neriman’ı ilk gördüğümde gülümsüyordu. Şüphesiz benimle ilgili değildi tebessümü, ama içten ve önyargısız bir gülümsemeydi. Sonra ses tonunun yumuşaklığı, çekiciliği etkiledi beni. Kafamdaki ölçülerle çok güzel bir kızdı. O ilk gülümseyiş yıllardır aynı sevecenlik ve coşkuyla sürüyor. İnşallah hiç eksilmez.

Doğumdan sonra kızımı ilk gördüğümde, meraklı gözlerle bakan yüzünde aynı içtenliği, sevecenliği fark ettim. Sanki her şeyi biliyormuş gibiydi. Yani ben hep içten gülüşlere, sevgiye tav oldum

Durup dururken bunları niye yazdım, bilmiyorum. Evimi, sevdiklerimi özledim herhalde.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

Önceki İçerik06 Nisan 1998
Sonraki İçerik14 Şubat 1998
SeSiÖz
Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardım, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu site ismi olarak benimsedim. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadım. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments