Cumartesi, Kasım 27, 2021
Ana Sayfa Makaleler Cemaat ve Safiyet

Cemaat ve Safiyet

Tasavvuf deyince anladığım, saflık, temizlik, arı duru bir İslami yaşayıştır. Bozulmuş yollarda debelenenler bize örnek olamaz. Cemaat deyince de, Peygamberimizin tarif ettiği “bir duvarın tuğlaları gibi” bir araya gelen ve yine “ey Allah’ın kulları kardeş olun” düsturunu benimseyenler anlaşılır.

Okuldan sınıf arkadaşım M.Karagözoğlu, sosyal medya grubumuzda; “İmam Hatip neslinin omurgasını oluşturan 70 li yılların İmam Hatiplilerinin “İmam Hatip – cemaatler ilişkisi nasıl olmalıdır?” konusunda görüşlerini merak ettiğini yazmış ve bizden kısa da olsa bir yazı beklediğini, kitabında bunlara da yer vermek istediğini belirtmişti. O zaman ben de konuyla ilgili samimi duygularımı anlatan bir yazı göndermiştim. Şimdi, yazılarıma onu da ekleyerek notlarım arasına katıyorum:

“Cemaat deyince, benim aklıma sağlam bir tasavvufi silsileyle Rasülullah’ın izinden giden veya gitmeye çalışan oluşumlar geliyor. Bu konuda uzaktan ahkâm kesmek veya genelleme yapmak hatalı olabilir. Tatmayan bilmez demişler. Dışarıdan baktığınızda gördükleriniz ile içeriden baktığınızda gördükleriniz farklı olacaktır haliyle.

İmam Hatip’teyken tasavvufla ilgili fazla bir bilgimiz olmadı. Kulağımıza gelenler de menfî nitelendirmelerdi. O zamanlar gazetelerde, “âyin yaparken yakalandılar” şeklinde haberlere sık sık rastlardık ama âyin nasıl bir şeydir bilmezdik. Ayrıca İmam Hatip okullarına karşı olan şucu-bucu’ların olduğunu da duyardık.

Mezun olup da toy bir din görevlisi olarak bir köyde görev yaparken Necip Fazıl’ın “Halkadan Pırıltılar” isimli kitabını okuma fırsatı buldum. O kitaptaki bir zamanlar tasavvuf yolunda ömür tüketmiş kişilerin, insanın gönlüne hitap eden sözleri hoşuma gitmişti. Çünkü, içeriden birileri anlatıyordu, yani olan biteni tadan kişiler anlatıyordu.

Nihayet bir zaman sonra, görev yaptığım yerde tasavvufa meyilli din görevlisi dostlarla karşılaştık ve onların teşvikiyle, benim de merakım olduğu için bu yola adım attım… O ilk zamanlardaki samimiyeti, kardeşliği, saflığı hâlâ özlüyorum. Ne yazık ki o çevre ve o zaman aynen durmuyor. Zaman değirmeni herşeyi öğütüyor. Eski devirlerdeki tekke ve zaviye ortamı da olmadığı için aynı hali muhafaza etmek zorlaşıyor. Hele şimdi elektrik-elektronik, televizyon-telefon gibi şeylerin meşguliyeti insanı bir hayli oyalıyor. Erbâbı tarafından, “tasavvuf, arzı endam değil, arzı haldir” denilmiştir. Elhâk, tasavvuf hâl ilmidir. Şeriatsız tasavvuf bâtıldır. Hz Muhammed’i (s.a.v) örnek almayan, onun haliyle hallenmeyen boşuna yorulmaktadır.

İmam Hatip okulunda okumuş olan kişi şeriatın temel kaidelerini az çok öğrenmiş biri olarak sapık tarikatlara veya cemaatlere bilerek kapılmaz. Zaten herkes bu yola girecek diye de bir şey yok. Kimse kimseyi zorlayamaz. Zorla güzellik de olmaz. Tabiatı yatkın olan sağlam bir yol bulup gayret gösterirse neticede güzel bir Müslüman olur. Ama, ben oldum tamam, diye düşünürse işi anlamamış demektir. Nefis ve şeytanla mücadele son nefese kadar sürer çünkü…

Yunus Emre’nin, Bâyezid-i Bestamî’nin, Ahmet Yesevî’nin ve birçok büyük zâtın hayatları ortadadır. Bunları örnek almak bizi Rasülullah sevgisine ve Allah’a götürmüyorsa bir eksiklik var demektir. Esas ölçü Allah ve Rasulüdür. Herşeyde olduğu gibi bunda da sapık yollar olabilir. Fakat İmam Hatip mensubu olan birisinin yanlışa sapmış olanların peşinden gideceğine ihtimal veremiyorum. En azından ben rastlamadım.”

***

Konuyu bütünleyen bir yazıyla devam edelim. Benimsediğimiz her yazı biraz da bizim gibidir, bizim demek istediğimiz gibidir veya bizim ruhumuza hitabeder. Osman Nuri Topbaş hocaefendinin “Hüdayi’nin ziyafet sofrasından” kitabındaki şu satırlar böyle bir yazı. Tekraren okumak istediğim satırlar…

“Sözde bir cazibe ve sır mevcuttur. Çünkü Allah Teâlâ, irâdesini insanlığa kelâm suretinde, yâni kitaplarıyla intikâl ettirmiştir. Bu ilâhî tecellî, söze hikmet ve tesir istikâmetinde bir istîdat kazandırmıştır. Bu istidadı artıran, muhabbet-i Rasûlullâh’tır. Çünkü her insan, sevdiğinin haliyle sevdiği nisbette hâllenir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-‘in baş mucizesi de, belagat, fesahat ve talâkattir. Bu, ruhları duygulandıran, tesirli söz söylemek demektir. Peygamber Efendimiz’e muhabbette ilerledikçe, senin de sözün tesirli hâle gelir.

Duymuşsundur, peygamberlerdeki mucizeye göre, daha alt bir seviyede olmak üzere evliyâullah’tan keramet denilen fevkalâdelikler sâdır olur. Bunlar, üç vâsıta ile gerçekleşirler. O vâsıtalar; göz, söz ve özdür.

Gözün muhataptaki tesiri, ona muhabbetle bakmak sayesinde gerçekleşir. Bir kimseye ne derecede bir muhabbet ile bakarsan, gözden âdeta radyasyon gibi bir şua çıkar ve onun irâdesini ateşe tutulmuş bir plastik cisim gibi yumuşatıp eritir ve istenilen tarafa kolayca bükülebilir bir hâle getirir. Bundan dolayıdır ki, muhabbetle bakılan bir insana verilmek istenen istikâmeti gerçekleştirmek kolaylaşır. Kin ve nefretle bakmak ise muhatapta bir gerginlik ve karşı koymaya sebep olur. Bundan dolayı onu istenilen kıvama getirmek imkânsızlaşır.

Tasavvuftaki terbiye metodu; günâha duyulan nefreti günahkâra taşırmadan, onu, kanadı kırık ve yaralı bir kuş gibi farzedip muhabbet ve merhametle nazar etmeyi gerektirir. Sen de bu sebeple kalbini Allah’ın bütün mahlûkâtına karşı muhabbet ve merhametle doldur. Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

«Gönle dedim ki: Lütuf merhemi ol, inciten diken gibi olma!»”

Osman Nuri TOPBAŞ – Hüdâyî’nin Ziyafet Sofrasından, s. 172

***

Osman Yüksel Serdengeçti, 1952 de Necip Fazıl Kısakürek ile birlikte Ankara hapishanesindeyken Necip Fazıl’ın “Halkadan Pırıltılar” kitabıyla tanışıyor. Kitabın 1968 de yapılan baskısında önsöze yazdığı satırlarda diyordu ki: “Necip Fazıl’ın bu kitabı.. velilerin kitabı.. Beni mahkemelerden evvel hapishaneden tahliye etmişti. Hak yolunda ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin, dervişlerin, kurtulmuşların menkıbeleri… Beni kurtardı. Bu kitap hakikaten manevi bir inciler manzumesidir. İnsanı ferahlığa, iç aydınlığına kavuşturuyor.”

Yukarıda da bahsettim. Bu kitabı ben ilk defa 1975 te okumuştum. Elektriğin köylere gelmediği bir zamanda, köyde ve yalnızken… Benim de ruhumu ferahlatan bir şifa olmuştu. Allah hepsinden razı olsun.

***

1980 de Türkeli’nin Sesi gazetesinde yayınladığımız, sevdiğimiz âbimiz Mustafa hocanın şiirinden bir bölümle sözlerimi tamamlayayım.

“Gönül çalamazsan aşkın sazını

Ne perdeye dokun ne teli incit.

Eğer çekemezsen gülün nazını

Ne dikene dokun ne gülü incit.”

SeSiÖz
Selim Sinan Öztürk. Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardı, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu kişisel olarak hazırladığı site ismi olarak benimsedi. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadı. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments