Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
SeSiÖz - Anasayfa Ayancık'tan Portreler Bir Günün Akşamında

Bir Günün Akşamında

e-Posta Yazdır PDF

Hikâye:

Bir Günün Akşamında

Sabahattin Öztürk

17/24 Ağustos 1970 – Ayancık Sesi Gazetesi

Bu yalnızlık hep sürecek değil. Dostlar gelir birazdan.. Onlar olmasa belki de çekilmez bu kent.. Bir de kızlar.. Ne de çokmuş. Düğünlerin fazlalığına bakıp, artık genç kız kalmadı sanıyor insan. Oysa neler var geride.. Akşam üstleri bir defilede sanıyorum kendimi..

Bu deniz kenarı, bu iskele, bu park cıvıl cıvıl olur yakında. Bir çay söylerim Kemal Abiye.. Bir fincan da çekirdek.. Oh! Tamam.. Ayancığın tapusu benim artık,.

Gündüz denizde, gece burada.. Bir başka eğlence de yok zaten. Gölgeler çoğaldıkça etraf kalabalıklaşır.. Niye gelirler akşam üstleri buraya? Sadece gündüzün sıcağından sonra serinlemek için mi? Genç kızların birbirinden renkli giysilerle gezinmeleri neden? Biz küçükken dağlarda döğüşürdük. Simdi küçüklerde uymuşlar toplum hayatına.. Gelişimin sonucu bu da,. İnsan her an çevresinin eseri.. Değişime uyabildiğin sürece mutlusun. Yoksa, çoğu yaşlılar gibi uzun saç, kısa etek kıyamet alâmetleri olarak görünecektir.

Güneş; denizde kaybolurken bir yakamoz gibi uzanan renk armonisinin seyrine doyum olmuyor. Yeşille maviyi birleştiren bu renk dalgasını güneşe giden bir yol sanıyor insan,. Dalıyorum tatlı hayallere... Sahil yolu bir yapılsa.. Gazhaneden stadyuma kadar bir kordon uzansa kıyıdan. Karşıya kabinler yapılsa da denize rahat girsek.. Şu ağaçlar büyüyüverseler.. Şu ışıklar daha canlı, daha renkli olsa..

Başımdaki ağrının sebebi düşünceler mi acaba? Hep gördüklerim güzel olsun, hep iyi şeyler düşüneyim diyorum. Ama mümkün değil." inse ne niçin ya şar?,, diyorum, kendi kendime.. Çünkü yaşamak zorundadır. Dünyaya kendi isteği ile gelmemiştir ve olacakları ona danışan yoktur.. Alınyazısı denilen, zamanın ve mekânın içinde maddenin diyalektik gelişimiyle birbirine bağlanan olaylarla — birçok sırları çözmüş olsa da — sürüklenip gitmektedir. Mutlu yaşamaktır tek amaç. Lâkin bırakmazlar. Afyon ekerek geçinen Türk köylüsüne, gangsterlerin yönettiği Amerikan hükümeti şöyle demektedir: "Benim insanlarım beyaz zehirden ölüyor, siz afyon ekmeyin". Ekilen bir avuç afyon için cezalandırılmamız isteniyor. Bazılarının özgürlüğü korumak için kurulduğunu sandığı NATO'da buna âlet ediliyor. Oysa amaç, insanları zehirden kurtarmak değildir. Dünyanın her yanından gelmekte olan ham afyonu işleyip, zehir olarak piyasaya sürenler gene Pentegonizm'in görünmeyen elleri... Bu sadist düzeni beğenmeyen, ama değiştirmeye de güçleri yetmeyen Amerikalı gençler, uyuşturucu maddelerle avutuyorlar kendilerini.. Yöneticiler ise Vietnam'da, Kamboçya'da yeni silâhların denemesini yapıyorlar ve silâh fabrikatörlerinin kârları azalmasın diye savaşı bitirmiyorlar.. Ve hâlâ, büyük şehirlerde binlerce genç “Bağımsız Türkiye” diye haykırdığımızda bizden daha özgür bir ülke olmadığı gerekçesiyle coplanıyoruz...

Büyük şehirlerin özgür havasına alışan aydınlar, taşrada yitirirler kendilerini.. Bir garip baskıdır ki anlatılmaz. Düşünüyorum: Yaşım yirmi üç.. Saçlarım bazılarını yanıltsa da yüreğimle kafamla gencim. Ama neye yarar? Kendi değer yargılarımla bildiğim gibi yaşayamam. Kalıpları zorlamak bir yerde çevreden tecrit olmak oluyor. Kuşaklar arası çatışmalar hep gençlerin lehine yürümekte, ama gene de çoğunluğun çizgisine uymak gereğini duyuyor insan. Yoksa huzursuzluk sürüp gidecek... Büyük şehirde rahat devrimcilik yapanlar, taşradaki aydınları görseler, “Bunlar amma da yozlaşmışlar” derler.. Bakıyorum: Ayancık'ta da öyle.. Gençler, kılık-kıyafet ve eğlenceler dışında kültürel eylemlerle uğraşmıyorlar. Belki de haklılar.. Yalnızca tatil günlerini geçirdikleri bu kentte huzursuz olmak istemiyorlar.

Lokantadan gelen kahkahalar, kahvedeki neş'eli sesler motor gürültülerini bastırıyor. Vapur durmuş ilerde. Bir motor, yolcu taşıyor. Yanda gemiler demirlemişler, sessizce bekliyorlar. Deniz dalgasız, pırıl pırıl.. Ayancık’ın en tatlı saatleri başladı.. Bir eğlence adası sanki bu kıyı.

Güneş iyice kayboldu. Donuk bir maviye bürünmüş her yan. Kalabalık, gürültülü... Düşüncelerden sıyrılıyorum biraz. Ne yapsam acaba? Arkadaşlarla bir arada olsam da neşelensem. Yaşar, yurt idaresiyle mücadelesini, Hamza Yüksekova’daki günlerini anlatsa.. Osman gitmeden beraberce eğlenebilsek.. Ama, en iyisi onlar gelinceye kadar kızlara bakmak. İlerde bir gurup ailece sohbetteler. O'da var içlerinde. Lisedeyken küçük bir kızdı. Şimdi büyümüş, serpilmiş. Güzel mi güzel.. Saçları omuzlarına dökülmüş. Davranışları rahat. Taşra kızlarının sıkıntılı ve çekingen yürüyüşü yok onda. Seneye onun için de düşler kurmayacağım ne malûm.

Ya şu kız!.. Geldiğinden beri bu küçücük kentin tüm delikanlılarını büyüleyivermişti, güzelliği ve kişiliğiyle... Mağrur ve kendinden emin. Ama böylesine kusursuz bir güzelin gurur da hakkı.. Erol, hayranlıkla: "Bu kim?" diye sorduğunda: "O bir ilahtır" demiştim. "İhtiraslarına tutsak insanlar birbirlerini yiyeceklerine, meleklerin saf güzelliğini görsünler de güzel şeyler düşünsünler diye inmiş yer yüzüne."

Balkonda veya parkta nerde rastlarsam, ister istemez gözlerimi ondan ayıramıyorum. Bir daha belki hiç rastlamayacağım. Samanyolu gibi gelip gidecek; ulaşmak imkânsız. Ama bu kadarı da mutlu ediyor insanı.. Hayal kurarken bile şimdiye dek çocuksu sevgilerime karşılık bulamadığımdan olacak, bir umutsuzluk sarıyor yüreğimi. Kim bilir, diyorum, gönlünde hangi aslan yatıyor! Ne kadar mutludur ona sahip olan? Varsın bakışlarıma aldırmasın; yüz vermesin. Ne beis var. O'nu görmek bile mutluluk.

Ne diyor Nâzım Hikmet:

"Bir acayiptir muhabbet bahsi:

mutlaka kendini dereye atmaz,

Sevilmeyenlerin hepsi.

İnsanların hünerleri çoktur:

İnsanlar, sevilmeden de sevmesini bilirler."

 

Son Güncelleme: Salı, 23 Ekim 2012 19:44