Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
SeSiÖz - Anasayfa Seçme Yazılar Mir'at al'Memalik - Sayfa 2
e-Posta Yazdır PDF
Makale İçeriği
Mir'at al'Memalik
Sayfa 2
Sayfa 3
Sayfa 4
Sayfa 5
Tüm Sayfalar

Kafir bu durumu öğrenince, Hüdavend Han'a elçi gönderip: "Bizim sizinle işimiz yoktur. Bizim işimiz Mısır kaptanı iledir." diye bu acizi onlardan istedi. Teklif kabul edilmedi. Yanımdaki askerler elçiyi öldürmek istediler. Fakat ben mani oldum ve onlara: "Kendimize gelelim, burası padişah memleketidir. Sonunu bekleyelim." dedim.

Bu acizin (Seydi Ali Reis) gemisinden bir kafir aletçi kaçıp elçinin gemisine girmiş ve bizim için: "Bayram ertesi gitmeleri lazım. Bunları teslim almak benim vaadim olsun demiş." Bunu haber alan askerler, kafirin gemisini basıp bu adamı yakaladılar. İdam ettiler. Elçi bu vaziyeti görünce korktu.

Bu şehirde Tanrı ağacı diye bilinen hurma nevinden bir ağaç vardır. Bunun her budağına bir su testisi asarlar. Budağın ucunu kesip testinin içine sokarlar. Buradan kan renginde su akar. Bu su, güneşin hararetiyle az zamanda şaraba döner. Her ağacın altında bir meyhane vardır. Halk devamlı orada yiyip içer.
Askerlerden bazı tıyneti bozuk olanlar orada içip birbirleriyle serdarlarını öldürmeye sözleşirler. Çerakese Serdarı Hüseyin Ağa'nın üzerine hücum ederler. Bazı arkadaşları karşı koyup menetmek isteyince, iki yiğidi yaralar ve Hacı Memi isimli işe yarar bir yiğidi öldürürler.

Askerler bana doğru gelerek: "Bu haramzadenin hakkından gel!" dediler. Ben de: "Bu yer diğer padişahındır, burada bizim hükmümüz geçmez. İnşallah, sabah sahiplerine haber verilir." deyince, "Padişahımızın hükmü her yerde geçerlidir. Serdarımızsın, Şer'i hükmü ne ise sen haber ver, biz hakkından geliriz." dediler. Ben de kelamı Mecid'de, "Cana can, göze göz, buruna burun, dişe diş ve yaralar birbirine kısastır." diye buyurulmaktadır. Buna göre onun hemen öldürülmesi gerekir deyince, hemen onu da öldürdüler.

Kafir hemen hadiseyi işitip birçok ibretler aldı. Elçi hemen o anda araba tutup, Sultan Ahmed'in gittiği yöne doğru gitti. Hüdavend Han, askere, Adil Han'da Buruc'da olan halka ulufe dağıttı.

Yiyecek hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Gemilerde de alet ve levazımat diye hiçbir şey yoktu. Gemiler eskimişti. Gemilerle Mısır'a gitmek imkansızdı. Gücerat vilayetinde gemicilerin çoğu kaçtı. Gemileri Surat kalesinde olan Hüdavend Han'a bayraklar ve bütün her şeyiyle, deniz yoluyla memlekete gönderilmek üzere, kefaleten bıraktım. Hüdavent Han ve Adil Han'dan borç senetlerini alarak, Mısır yeniçerileri Kethudası Mustafa Ağa, Tüfekçiler Serdarı Ali Ağa, Bölükbaşılar ve diğer işe yarar adamlardan elli kişiyle, 962 senesi Muharreminin evvelinde Ahmedabad'a doğru yola çıktık. Birkaç günde Buruc'a ve Blodra'ya daha sonra da Campanur yolu ile devam ettik.

Yollarda tuhaf ağaçlar gördük. Herbirinin tepesi semaya varan ve üzerlerinde bir kanadından diğer kanadına 14 karış büyüklüğünde her ağaçta sayısız yarasa vardı.

Bu ağaçların kökleri yüksekten toprağa iniyor ve indiği yerden tekrar bir ağaç büyüyordu. Bu ağacın ismi o yerde Tub idi. Bu ağaçların herbirinin gölgesinde binlerce adam gölgelenebilirdi. Yollarında zakkumlar vardı.

Gücerat diyarında çok papağan vardı ve bu yerler maymunların da yetişip barındığı yerlerdi. Her gün, nerde konaklasak, binlerce maymun, etrafımızı çevirirdi.

Sözün kısası, bin türlü eza ve cefa ile, Mahmudabad'a geldik. Onbeş gün nihayetinde de Gücerat'ın başşehri Ahmedabad'a geldik. Padişah İmad'ul Melik ve Diğer Hanlarla görüştükten sonra Sultan Ahmed'e hediyemizi sunduk. Çeşitli ihsanlarına mazhar olduk. Padişah Efendimiz Hazretlerine hürmetler edip, bu acize de bir at, bir katar deve ve harçlık ihsan ettiler.

Ahmedabad yakınındaki Cerkeş denilen yerde Şeyh Ahmed Ma'ribi'yi ziyaret ettik.

Birgün, Sultan Ahmed'in veziri azamı, İmad-ül Mülk'ün konağında düşman elçisiyle bir araya geldik. İmad-ül Mülk, elçiye: "Biz Osmanlı Padişahına muhtacız. Bizim gemilerimiz onların limanlarına gitmese, bizim halimiz eskisi gibi olur. Hem o bir İslam Padişahıdır. Onun kaptanını bizden istemeniz doğru bir şey midir?" deyince, bu acize de bir gayret gelerek; "bre Mel'un, beni bozgun donanma ile buldunuz. İnşallah'u Rahman, yakın zamanda alem'in sığınağı padişah hazretlerinin sayesinde, Hürmüz değil, Diu, belki de Kuvve dahi size kalmayacaktır." dedim. Kafir de " şimdiden sonra Hint limanlarından kuş uçmaz" diye cevap verdi. Aciz de "deniz yoluyla gitmek gerekli değildir. İnşallah, Allah nasip ederse, karadan gitmek, bana daha kolaydır" deyince, kafir konuşmadı, meclisi terketti.

Birkaç gün sonra, Sultan Ahmed, Buruc vilayetini bu acize teklif etti. Fakat kabul etmedim. "Gücerat eyaletini tamamen verseniz durmam mümkün değildir" dedim.

Bir gece rüyamda Hz.Ali (K.V.)'yi gördüm. Önümde yazılı bir kağıt parçası vardı.

- Bu Hz. Allah şefkatidir, seninle beraberdir, korkma! Eğer Hz. Allah'ın şefkati bizimle olmasa, yad vilayetlerin suları bile bizden kaçardı, dedi.

Ertesi sabah bu vak'ayı arkadaşlara anlattım. Hepsi de Allah'a şükrettiler ve hemen padişahın huzuruna çıkıp seyehat için izin istediler. Saadetlu Padişah hazretlerine hürmeten izin verdiler.

Bu şehirde olan Banyan keferesinin gayet bilginlerinden Bat ismiyle bilinen bir topluluk varmış. Tüccar ve diğer yolcuları bir şehirden öbürüne götürmekle mesul imişler. Karşılığında da az bir ücret alırlarmış. Şöyle ki: Yollarda Rajput kafiri, yani Hintlinin atlısı, gelip kervanı soyup talan etmek istese, bu Batlar hançerlerini çekip göğüslerine dayarlar ve "biz bunlara kefiliz. Kervana zarar verirseniz, kendimizi öldürürüz" deyince, Rajput onlara hürmeten kimseye dokunmaz, oradan taarruza uğramadan sıhhat ve selametle gidilirmiş.

Kervana bir zarar gelip Batlar kendini öldürünce, batıl olan ayinlerinde Rajput çok büyük şiddet gösterir ve yapanların ölümüne sebep olurmuş. O vilayetteki Rajput beyleri, topluca, orada olan Rajputları, oğulları, kızları ve kendine tabi olanları tamamen öldürürlermiş.

Ahmedabad'daki müslümanlar da buna güvenerek bize iki bat gönderdiler.Ücreti tayin ettik ve o senenin safer ayının ortalarında, kara yolu ile, Osmanlı ülkesine doğru yola çıktık. Puten'in Piri Şeyh Nizam'ı ziyaret ettik.Orada Sir Han ve kardeşi Musa Han, askerlerini toplamış Radınpur Han'ıBülluç Han ile harp hazırlığındaydı. Bizim gitmemize mani olmak istediOraya giderseniz, onlara yardım edersiniz, birkaç gün durun, vaziyet düzelince, sıhhat ve selametle gidersiniz deyince, "Yüce olan Allah'a yemin olsun ki, biz kimseye yardım etmek için gelmedik. Kendi yolumuza gideriz ve elimizde padişahımızın fermanı var," diye bin türlü yalvarıp yakarmadan sonra, itimat edip geçiş izni verdiler.

Nihayet, oradan da kurtulup, yola koyulduk. Beşinci gün Radinpur'a geldik. Mahmut Han ile görüştük. O da türlü güçlükler çıkarmasına rağmen yola devam ettik. Yolda Rajput kafirleri ile karşılaştık ve beylerinden bir yazı aldık.

Sind'e varınca, develer kiraladık ve Ahmedabad'dan bizi getiren batlara ücretlerini vererek geri çevirdik.

SİND VİLAYETİNDEKİ MACERAMIZI ANLATIR

Mübarek Rebiülevvel ayında yola çıkıp, Rajput şehirlerinden Parkin'e vardık. Kafir üzerimize hücum edince, beylerinin mektubunu gösterip, hediye verdikten sonra yolda Rajput kafirlerine karşı dikkatlı olmamızı tembih ettiler. Ertesi gün yola çıktık. Birgün, sabah vakti ansızın karşıdan Rajput geliyor, diye bir gürültü koptu. Hemen develeri etrafımıza çöktürttük ve her taraftan tüfekleri çıkarttık. Kafirler tüfekleri görünce, adam gönderip vergi istediler. "Bizim yükümüz ilaç ve boncuktur. Onun da vergisini, gönderdik, eğer yine istiyorsanız gönderelim" dedikten sonra onlarda dönüp bir tarafa çekildiler. Biz de yolumuza devam ettik.

Onbeş gün Riksan ve çölde gittikten sonra Sind sınırında Vanke şehrine vardık. Oradan da tekrar deve tutup Cuna ve Bağı Feth şehrine vardık.

Meğer Sind padişahı Hasan Mirza kırk yıl kadar Sind padişahlığı yapmış oldup beş yıldan beri bir gömlekle, ata binemediği için, gemilerle Seyhun Irmağına açılmıştı. Her nereye canı isterse oraya gidiyordu.
Sind eyaletinin payitahtı olan Tutte'de sultan olan İsa Turhan Şah, Hasan Mirza'nın işe yarar adamlarını öldürdü ve Nusredabad kalesinde olan hazinesini askere dağıttı. Şah Hasan Mirza'da Bekr'den Sultan Mahmut'u karadaki askere serdar tayin ederek kendisi dörtyüz parça gemi ile denizden Mir İsa'nın üzerine geldi. Orada bizim geldiğimizi haber alınca adam gönderdi. Bizi hürmetle karşıladı ve görüşme yaptık. Ona hediye arzedince, bu acize hürmet, ikram ettiler ve adımızı gayb ordusu koydular.

Bu acize ticaret merkezi Lahor'u vermeyi teklif ettiler ama kabul etmeyip gitmek için izin isteyince onlarda kalenin fethidden sonra gidersiniz deyip, padişah efendimiz hazretlerine bir mektup yazdılar. Bizi Mir İsa ile savaşa sevk ettiler.

Sind şeyhlerinden Şeyh Ab'dul Vehhab ile görüşüp hayır duasını aldık. Şeyh Mirin ve Şeyh Cemali'yi ziyaret ettik. Mir İsa ile bir ay kadar savaştık. Serkuplar yıs edilip toplar kullanıldı ve birçok insan telef oldu. Tutte bir ada olduğundan karşıdan oraya top kar etmediği için alınamadı ve sulh aktetdik. Mir İsa Hümayun padişah adına hutbe okutmak ve nakkare çalmaktan vazgeçti. Yine Şah Hasan Mirza'ya tabi oldu. Oğlu Mir Salih'i hediyelerle Şah'a gönderdi. Şah Hasan Mirza da oğluna Mir İsa'nın askere dağıttığı hazineden geriye kalanı hediye verdi.

O vilayeti Mir İsa'ya başkent yaptı. Veziri Monla Yari ile ferman, ahidname ve tuğ ile yeniden nakkare gönderdi. Mir İsa'ya tabi olup hapiste olan Argun ve Turhan'dan on kadar Mirza'nın her birine hil'at giydirip azat etti. Mir İsa'da Mirza'nın hatunu Hacı Begüm'ü hemen gönderdi.

Cemaziyel Evvel'in ilk günlerinde asker ile Sultan Mahmud karadan Mir Şah Hasan Mirza gemilerle Bekr'e yola çıktı. Hatunu gelip kavuşunca Mirza vefat etti. Sultan Mahmud, merhum Mirza'nın malını üçe ayırıp hanımına, hocası ile Mir İsa'ya gönderdi. Cenazeyi de Tutte'ye gönderdi. Bizi kendi gemisine koyup kendisi karadan Bekr'e doğru yola çıktı.

Mirza'nın cenazesi gemi ile Tutte tarafına yönelince askerler diğer gemileri yağmalayıp kaçtılar. Tayfasız kalınca arkadaşlar tayfaların yerini aldılar. Yağmacılara karşı tüfekle karşı koyup oradan uzaklaştık. Akıntıya karşı on gün kadar yol aldık. Nasırpur'a vardık. Şehri Pajput beyleri yağmalamışlardı.

Mir İsa, adamlarıyla Sultan Mahmud'un ardından gitti. Oğlu Mir Salih gemileriyle ardınızdan geliyoruz deyince, düşündük ve döndük. Bir araya toplanarak dua okuduk. Yine Tutte tarafına dönerek denizde Mir Salih ile buluştuk. Bir miktar hediye ile gemisine gittik. Nereye gidiyorsunuz diye sordu. Biz de "babanızı takip ediyoruz" deyince; "İsa gitti siz geriye dönün" dedi.

Gemicimiz olmadığından gidemeyeceğimizi söyleyince onbeş gemici verdi. Geriye döndük, on gün yol alınca Sind'e varıp Mir İsa ile görüşme yaptık. Merhum Mirza'nın yanında bulunan beylerde orada idiler. Sulh taraftarı olduklarını savaş rızaları olmadığını bildirdikleri zaman, Mir İsa bize saygı gösterip ikramlarda bulundu. Gitmemize izin vermedi ama devamlı ısrar edince, elinde olan yedi parça gemiyi bana teslim etti. Bir elçiyi beraber koşup gemici verdi. Saadetli padişah efendimiz hazretlerine başına gelen musibeti yazdı ve biz de yola çıktık.

Simce ve Maci'lilerle her gün çarpışarak, binbir güçlükle Siyam'a geldik. Oradan, Patrı ve Duble yolu ile Bekr kalesine vardık. Sultan Mahmud ve merhum Mirza'nın veziri Molla Yarı ile görüşme yaptık. Sultan'a bir miktar hediye sunduk ve sohbette bulunduktan sonra Sultan Mahmud'da, Hümayun padişah adına hutbe okutacağını bildirdi. Mir İsa ile de araları bulunup sulh yapıldı. Bizde Sultan'dan gitmek için izin talep ettik. Sultan bu dileğimizi kabul etti ve Saadetlü padişah efendimiz hazretlerine bir mektup yazdı.

Bir gece rüyamda validemi gördüm. "Hazreti Fatıma (R.A.)'yı düşümde gördüm. Senin sıhhatle gelmeni bana müjde kıldı" dedi. Sabahleyin yoldaşlara müjde haberine verdim ve Sultan Mahmud'a gidip vak'ayı anlatınca bize ruhsat verdi. Bir yahşi at, bir katar deve, bir hayme, sayeban ve yol harçlığı ihsan buyurdu. İki yüz elli hızlı Sind süvarisi koştu ve Hümayun Padişah'a bizi dinlemesi için bir mektup yazdı.

Mübarek Şaban'ın ortalarında yola revan olduk. Sultan Pur yolu ile beş günde Mar kalesine vardık. Ertesi gün kuyulara baktık, su bulamadık. Bazı adamlar, sam rüzgarı ve susuzluktan ölüm hali derecesine geldi. Her birine Tiryak-ı Faruk verdik de, bu halden bin bela kurtuldular. Bu hali görünce çöl yolundan vazgeçtik. (Garip kişi kör gibidir) derler. Bunun gibi, bizde geriye Mar kalesine döndük. Daha sonra beraber olan Sind'liler orman yolundan gitmeye korktular. Sonunda arkadaşları teselli edip nasihat ederek,

Kadir olan ince şir efgine

Sunsa tedarikle sunur düşmana

Re'yi kavi vahid u elf olsa er

Re'yi kavi samtıdır ehl-i zafer

Biz, olavuz vahid u düşman maye

Bize yeter ayet-i "Kem minfie" (25)

dedim.On tüfek önde, on tüfek arkada ve diğerlerini de ortaya yerleştirdim. Hak Teala Hazretlerinin nihayetsiz inayetine sığınarak yola revan olunca, bu vaziyeti gören Sind'liler de bizimle can alan ormana girdiler. Bin bela ve mihnet ile Oçi'ye vardık. Şeyh İbrahim ile görüşüp duasını aldık. Şeyh Cemali ve Şeyh Celali Hazretleri (K.S.)'nı ziyaret edip, mübarek Ramazan'ı Şerif'in evvelinde yola çıktık.

Kare nehrini kelek bağlayıp geçince Sind'lileri serbest bıraktık. Oradan, Ab-ı Maçvare'ye geldik. Orayı da gemiyle geçtik. Orada beş yüz kadar ced vardı. Fakat tüfeklerden korkup hiçbir şey yapamadılar. Oradan da yola revan olup onbeşinci gün, Ramazan'ın ortalarında şehri Multan'a geldik.

HİNDİSTAN DİYARINDAKİ SERGÜZEŞTİ BEYAN EDER

İlk olarak, Şehr-i Multan'da Hz. Şeyh Bahaad-Din Zekeriya, Şeyh Rukned-Din ve Şeyh Sadrud-Din'i ziyaret ettik. Şeyh Muhammed Racu ile görüşme yapıp duasını aldık. Mir Miran ve Mirza Hasan Sultan ile görüşme yapıp müsaadeleri alındıktan sonra Lahor'a doğru yola çıktık. Sadgire'ye varınca orada da Şeyh Hamid ile görüşme yapıp duasını aldık ve Şevvel'ın evvelinde Lahor'a vardık.

Meğer, önceden Hindistan Padişahı olan Şir Han'ın oğlu Selim Şah vefat edip İskender Han Padişah olunca, Hümayun Padişah bunu işitip Kabil'den Hint'e yürümüş, evvela Lahor'u alıp zaptederek içine adam koymuş, kendisi Şehr-i Sıhrınd önünde İskender Han ile karşılaşıp onu basarak dört yüz fil ile darbzenleriyle dört yüz arabasını almış, İskender Han kaçarak Mankut kalesine girip bir miktar adam ile Keşmir Mirzalarından Şah Ebu'l Mealı'yı serdar edererek ardına salmış. Kendisi Delhi'ye varıp hanlarından Özbek İskender Han'ı Agra'ya göndermiş, nice han ve sultanların kimisinin Hisar-ı Firuz Şah'a kimini de Sibnel, Beyane ve Kenviç'e göndermiş, her tarafta beyler ve askerler savaş üzere iken bizde Lahor'a varmış bulunduk. Şehir hakimi olan Mirza Şah yol vermeyip; "Padişah'a gitmeyince yol yok" dedi. Sonunda padişaha halimizi arz ettik. Orduyu Hümayun'a gönderin diye emir geldi.

Bu arada bir ay kadar zaman geçti. Bunun sonunda hepimizi Padişah'a gönderip yanımızda da adam koştular. Zaruri olarak yola revan olduk. Deryayı Sultan-Pur'u gemilerle geçip Hisar-i Firuz Şah yoluyla yirmi gün kadar yürüyerek Zilkade'nin sonlarında Hind Pay-ı tahtına, yani, Delhi şehrine varınca Hümayun Padişah haberdar oldu. Han, hanan, diğer hanlar ve sultanların dört yüz fil ve binlerce adam ile Saadetlü Padişah Hazretlerinin izzet ve hürmetine karşılamak için gönderdi. Bu acize de bir at, iki hil'at ve harçlık gönderip o gün orada Han-Hanan büyük bir ziyafet yapıldı ve Diyar-ı Hind'de Divan gece olduğu için akşamleyin ta'zım ve tekrim ile Padişah'ın Divan-ı Hümayun'una götürüldük.

(Hediyye, hediyye edenin kuvvetine göredir.) sözü gereğince, acizane bir miktar hediye arz ettik. Padişah ile mülakat yaptığımızda, Hindistan fethi için gazel arz ettim.

Eğer ki halime rahm itmesey habib benim

İlacı kayda tapar derdime tabip benim

Visal-i yari bana kılmaz idi hak ruzi

Ezelden, ey dil eger bolmasa nasib benim

Şarab-ı la'lin için mest olundu ey saki

Meğer ki girmegey ilgimge hiç rakib menin

Revamidur dimegeysin min içün hergiz

Niçun durur gam-ı hicrimden ol garib menin

Yüzini Katibi görgeç hezar işve bilen

Kul etti gönlümü ol şuh-i dilferib menin(27)


Son Güncelleme: Pazar, 25 Kasım 2012 19:01