Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

06 Nisan 1998

e-Posta Yazdır PDF

06 Nisan 1998, Pazartesi - ANKARA

İlk kez ne zaman karşılaştık hatırlamıyorum. 1968 yılı Ekim’inde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kayıt yaptırıp yurda yerleştiğimde oda arkadaşım Mete Gönenç ile kesintisiz devam eden dostluğumuz başlamıştı. Ağabeyi’nin de 1962 mülkiye mezunu olduğunu öğreniyordum.

Sonra fakülte bitti. Meslek ve iş sahibi olabilmek için sınavlara girip çıkıyorduk. Mete abisinin Hazine Kontrolörü olduğunu söylerdi ama teftiş elemanları arasındaki farklılıkları bilmiyordum. Mete Maliye Müfettiş Muavini, ben Stajyer Hazine Kontrolörü olarak çalışmaya başladığımızda bekar evinde yine beraberdik. Abisi ile ilgili haberleri alıyordum ama, o çoktan teftiş elemanlığını bırakıp sabit göreve geçmişti. Benim eski meslektaşımdı, eski üstadımdı. Karadeniz Bakır İşletmeleri Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yapmış, sonra Tariş Genel Müdürlüğüne atanmıştı.

1976 yılı sonuna doğru Mete İzmir Grubuna geçti. Ben de yeni açılan İzmir Grubunun ilk üyesi olarak İzmir’e atandım. Henüz stajyerdim, İzmir’i hiç bilmiyordum, şehrin tamamen yabancısıydım. Ama Mete Gönenç oradaydı ve ben ona güveniyordum. 1 Mayıs 1977 sabahı İzmir’e geldim ve Mete’nin kaldığı Alsancak semtindeki eve taşındım. Abisinin Tariş Genel Müdürlüğünü orada izledim. Çalışkan, dürüst, başarılıydı. Ama, o dönemin siyasi karışıklıkları içinde bütün fatura O’na çıkarıldı. 12 Eylülün bile sebebi sayıldı. 1980 yılından sonra sakıncalı insan haline sokuldu. Ekmek kavgasını dürüstlük ve sevgiyle sürdürdü. Vazgeçebilirdi, dönebilirdi, siyasi cambazlıklarla her şeyi elde edebilirdi. O, olduğu gibi olmayı seçti. İnandığı gibi yaşadı. O, Erdinç Gönenç’ti.

İzmir’i, Ege’yi çok severdi. Yüreğinin duyarlığıyla, her biri öykü tadında yazıları çıkardı basında. Çocukluğunun, gençliğinin İzmir’ini anlatırdı. Bir yazısında, ”Babamın babası Girit’te doğmuş, Yunan gelince İstanköy’e göçmüş. Yunan İstanköy’ü de alınca dedeme İzmir yolu görünmüş. İzmir’de sakız biçimi bir ev almışlar. Bir süre sonra ev yanınca, bu kez de Tarsus’a göçüp bağ edinmişler. Annem beni Tarsus'a altı aylıkken götürmüş” diyordu. Babası ast subaydı. Erdinç Gönenç İzmir’de doğdu. Liseyi Diyarbakır’da okudu. Siyasal Bilgiler Fakültesini 1962’de bitirdi.

“Benim çocukluğumda İzmirliler margarin nedir bilmezlerdi” diyor, bir başka yazısında, ”ya tereyağı vardı, yada sade yağ, en çok da zeytinyağı. Egeliler zeytinyağını bir başka sever. Etli yemekleri bile zeytinyağlı pişirirler. Sade yağ; ya Trabzon yağı olurdu, ya da Urfa. Pilava Trabzon yağı yakışırdı, baklavaya tatlıya Urfa yağı… Ben acıktığımda en çok zeytinyağı yemeyi severdim. Bir tabağa zeytinyağı doldurur, tuz ve karabiberi üstüne ektikten sonra sıcacık ekmeği banıp banıp yerdim.”

Karşıyaka’da sabah gevreği başlıklı yazısı, 20.01.1990 günlü Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanmıştı. Ne güzel anlatıyordu: ”Varlıklı değildik ama, mahalledeki pek çok arkadaşımız gibi, yalınayak gezecek kadar da yoksul değildik. Bu yüzden, arkadaşlarımıza özenerek, yalınayak gezdiğimizde, onların ayaklarına batmayan bütün cam parçaları bizim ayağımıza batardı. Yoksul sayılmazdık ama, yaz tatillerinde kardeşimle birlikte gevrek sattık bir dönem. Sabah gevreği ayrı, akşam gevreği ayrı. Kardeşim kendi adına soğuk su ve buzlu koruk şerbeti de satmıştı. Aslında Yahudi çocukları gerçekten öyle yapar mı idi bilmem ama, babam en varlıklı Yahudilerin bile –İzmir’de yoksul Yahudi pek yoktu galiba - çocuklarına gevrek sattırdıklarına, işportacılık yaptırdıklarına ve bu yüzden varlıklı olduklarına inandırmıştı bizi. O yıllarda, her mahallede bir milyoner yaratma politikaları Türkiye gündemine girmişti. Babam da, kardeşim de, ben de varlıklı olmayı istiyorduk, doğal olarak. Jean Paul Sartre’ı okumamış babam nereden bilsin ki sürgünde yaşayan Yahudi’ye pis iş sayılan ticaret dışında tüm alanlar kapatılmıştı, asırlar boyu. Devlet yönetiminde askerlikten, tarımdan yasaklanmış Yahudi de ticarette uzmanlaşarak büyük varlıklar edinmiş ve kendisini ezenleri ezmeye başlamıştı. Ben okuyup yazdıkça, çocukluğumun varlıklı olma tutkusundan utanç duymaya başladım ve kamu görevlerine yöneldim. Kardeşim ticaretle uğraşmayı sürdürdü. Benden küçük olduğu halde, yıllar önce varlık edinemeden öldü. Asırlar sonra, Yahudi kendi devletini kurdu. Şimdilerde ticaretten çok savaş yapıyorlar. Ben de 1402 sayılı yasaya dayanılarak kamu görevlerinden yasaklandım. 1980 yılından bu yana, acaba kaç 1402’lik gevrek satarak geçinmek zorunda kaldı yıllar boyu.”

Erdinç Gönenç, 1992 yılında memuriyete dönebildi. Ölümüne kadar İzmir Sanayi ve Ticaret il Müdürü idi. Yeğeni Defne için (Mete Gönenç’in kızı) yazdığı bir yazıda (21.10.1996 – Gazete Ege) ; sevgisini özetliyordu: ”Ben defneyi çok seviyorum. Tıpkı, zeytini, inciri ve üzümü sevdiğim gibi. Çünkü onlar, Ege’nin; Akdeniz’in simgesi ve ben Ege’yi çok seviyorum. Bir Akdenizliyim ben. Efes ve Bergama uygarlıkları bizim. Güzel Helen’i biz kaçırdık Atina’dan. Truva’da bizim.”

SABAHATTİN ÖZTÜRK

 

Son Güncelleme: Pazar, 02 Aralık 2012 16:04