Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

25 Eylül 2009

e-Posta Yazdır PDF

25 Eylül 2009, Cuma - İZMİR

Bugün gene sinemadan söz edeceğim. 2009 yılı içinde, çoğunlukla DVD’den izlediğim filmlerden en çok beğendiğim üç tanesini (Son Veda, Kalbimdeki Sesler, Devrim Arabaları) anlatmayı tasarlıyordum. Sinema Dergisi’nin 15’inci yayın yılında “Son 15 yılın en iyi 100 filmini” seçmek için düzenlenen ankete, okuyucuların en beğendikleri 15 filmi sıralayarak katılmaları isteniyordu. 15 filmlik listemi, uzun uzadıya araştırma yapmadan, ilk anda aklıma gelen ve hepsini de çok beğendiğim filmlerden oluşturdum. Benim anlatmak istediğim üç film de bunların arasındaydı. Öyleyse, hem 15 filmi sıralayayım, hem de bunlardan üçünü ayrıntılı anlatayım dedim. Sonradan, listeye koymadığım pek çok filmin olduğunu gördüm. Ama, ilk aklıma gelenleri yazmıştım ve bunlar benim seçimimdi. Belki 100 filmlik liste oluştuğunda, benim seçtiklerim aralarında olmayabilir. Zira, insanların beğenileri ve tercihleri çok farklı olabiliyor. İşte, son 15 yılda en beğendiğim 15 film:

1- DEPARTURES (SON VEDA) :

2008 yılı Japon Akademi ödüllerinde 13 dalda aday olan ve toplam 10 ödül kazanan, 2009 Oscar ödüllerinde en iyi yabancı film seçilen filmin Japonca adı: Okuribito. Ayrıca, Palm Springs ve Montreal film festivallerinde de en iyi film ödüllerine layık görülmüştür. Yönetmen Yojiro Takita, Japonya’nın kültür mirasına ve dini inançlarına duygusal, çarpıcı, incelikli bir bakışla ve harika bir sinema diliyle unutulmaz bir film sunuyor.

Filmin kahramanı Daigo Kobayashi, bir orkestrada çellist olarak çalışmaktadır. Çelloya, babasının zoruyla başlamasına rağmen sonradan sevmiş ve meslek olarak seçmiştir. Ama, yeterli seyirci bulamayan orkestra dağılır ve Daigo işsiz kalır. Sessiz bir şekilde ne yapacağınışünürken eşi Mika, akşam yemeği için komşulardan bir ahtapot aldığını söyler, ama pişirmeden önce ahtapotun canlandığını görür. Bu yüzden ahtapotu geldiği yere, yani nehre atmaya karar verirler. Ancak, ahtapot suda hareket edemez ve yavaş yavaş dibe çöker. Bu olay Daigo’yu kendine getirir. Ahtapot gibi yarı ölü yaşamamak için memleketine dönmeye karar verir. Çok pahalıya taksitle aldığı çellosunu satar.

Daigo, memleketi olan Yamagata’ya eşiyle birlikte geri döner. Annesi, iki yıl önce vefat etmiştir. Babası ise daha altı yaşındayken başka bir kadınla giderek onları terk etmiştir. Bu nedenle babasını hiçbir zaman affetmemiştir. Annesinden kalan evde yaşamaya başlarlar. Daigo’nun iş bulması lazımdır. Gazetede gördüğü Gidişler ismindeki bir işe seyahat şirketi zannedip başvurur. Ama bu şirket, insanların son yolculuğunda uğurlandığı bir yerdir. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip “nokanshi” yani ölüleri öbür taraftaki yolculukları için hazırlama geleneğinin bir parçası olduğunu öğrenir. Bizdeki ölü yıkayıcılığı işine benzer. Daigo’nun işi ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir.

Daigo, ilk başlarda bundan hoşlanmasa da zamanla işine alışacak, duyguları ve yaşantısı değişecektir. İki haftada mesleğin törensel işlemlerini öğrenmiştir. Cesetleri ıslak bezle temizlemekte, ruhlarını kötülüklerden arındırmaktadır. Japon kültüründe ölüye en az canlısı kadar saygı gösterilir. Güzel elbiseler giydirilir. Erkekse tıraş edilir, kadınsa ona yakışacak en güzel makyaj yapılır. Sonra ölüler krematoriye götürülüp yakılır. Geriye bir tek külleri kalır. Ne iş yaptığını bilmeyen eşi Mika gerçeği öğrenince evi terk eder. Ona göre kocası ölülere dokunduğu için murdar olmuştur. Daigo’nun patronu Sasaki,bu işi dokuz yıldır yapmaktadır. Dokuz yıl önce karısını kaybettiğinde bu işe başlamıştır.

Ölülerin kokusu üzerine sinen Daigo, çocukken gittiği hamama gitmeye başlar. Ölümün bir bitiş değil bir başlangıç, bir yolculuğa çıkışın kapısı olduğuna ve yaşamın değerine inanır ve huzur bulur. Eşi kendisini terk etmiş olsa da ve etrafındaki insanlar işinden nefret etse de işine devam eder. Sonrasında, Daigo’yu seven ve hamile olduğunu anlayan eşi Mika geri döner.

Daigo, ırmak kenarından aldığı bir taşı eşine verir. Kadın bunun ne olduğunu sorar. ”Taş mektubu” der. ”Eski çağlarda insanlar yazıyı keşfetmeden önce hislerini ifade eden taşları bulur ve başkalarına verirlermiş. Taşı alan kimse ağırlığına ve dokusuna bakıp veren kişinin hislerini anlarmış. Mesela taş pürüzsüzse bu iyi bir şeyi, pütürlüyse de kötü bir şeyi ifade edermiş. Bunu bana babam anlatmıştı.” Daigo, babasının kendisine verdiği taşı hep saklamıştır, ama babasından nefret etmektedir.

Babasının ölüm haberi gelince, bütün çelişkili duygularına rağmen, içindeki hesaplaşma niyeti, eşinin ve dostlarının telkinleri sayesinde babasının cenazesini almak için yola çıkar. Babası bir balıı kulübesinde yapayalnızdır. Ufak odada sadece bir koli eşya vardır. Hayatında başka bir kadında yoktur, yıllardır yalnız ve yoksul yaşamıştır.

Onu almaya gelen cenaze ekibi, babasına hak etmediği şekilde davranınca Daigo hepsini kovar. Eşi, kocasının da aynı meslekten olduğunu söyleyip son uğurlama törenini kendilerinin yapacağınııklar. Daigo, hiç tanımadığı insanlara yaptığı gibi babasını da ıslak bezle siler, tıraş eder, adamın yüzü yıpranmıştır, belli ki mutlu bir hayatı olmamıştır. Babasına güzel kıyafetler giydirir. Ellerini göğsünde kavuşturmak için tuttuğunda, babasının avucundan pürüzsüz beyaz bir taşşer. Bu taşı babasına çocukken Daigo vermiştir. Bunca yıl sonra o beyaz taş hala elindedir. Bütün nefretine rağmen babasını seviyordu. O taş babasının da onu çok sevdiğini, hiç unutamadığını, ama geriye de dönemediğini anlatıyordu. Birinin sizi terk etmesi sizi unuttuğu, sevmediği anlamına gelmiyordu.

Evet. 2009 yılı içinde seyrettiğim filmler içinde “Son Veda” en beğendiğim film oldu.

2- AUGUST RUSH (KALBİNİ DİNLE):

Masalsı ama oyuncuların performansı ve müzikleri şahane olan bir film. Atilla Dorsay’ın anlattığı gibi; ”Küçük ve iddiasız filmler vardır.. Kimsenin dikkatini çekmez, ama insanı öylesine yüreğinden yakalayan, duygularımızı öylesine coşturan filmlerdir ki bunların, neredeyse sinemanın .. temel taşlarından olduğunu düşünürsünüz. İşte Kalbini Dinle bunlardan biri.” 2007 yılının bu güzel filminin yönetmeni: Kirsten Sheridan. (6 Nisan 2009 tarihli güncemde bu filmin konusunu anlatmıştım.)

3- BİG FİSH (BÜYÜK BALIK):

Masal tadında, insanı derinden etkileyen bu film, önemli olanın kişilerin anlattıklarının gerçek olup olmaması değil, anlatılanların insanın zihninde nasıl bir etki bıraktığı noktasından yola çıkarak sürükleyici, keyif verici bir görsel şölene dönüşen, çocukluğundan beri babasının birbirinden imkansız hikayelerini sıkılarak dinleyen oğulun, tanıdığını sandığı babasını aslında tanımadığını anladıkça nasıl tekrar keşfettiğini anlatan çok güzel bir film. 2003 yılı yapımı bu fantastik filmin yönetmeni: Tim Burton.

4- SHİNE (PARLAMA):

Dünyanın en ünlü piyanistlerinden David Helfgott’ın yaşam öyküsünün anlatıldığı 1996 yılı yapımı bu biyografik filmin yönetmeni: Scott Hicks. Filmin başrolünde David Helfgott’ı canlandıran Geoffrey Rush,olağanüstü performansıyla aynı yılın en iyi oyuncu Oscar’ını almıştır.

David Helfgott, çocukluktan itibaren klasik müzik hayranı despot babası tarafından piyano başına oturtulan, en zor parçaları çalması için baskı yapılan birisidir. Girdiği her yarışmayı kaybettiğinde babasının işkencesine de katlanmaktadır. Babası onu ünlü müzik okullarına da göndermez. Sonunda isyan eder ve burslu olarak Londra’daki Kraliyet Müzik Akademisine girer, orada kendini yetiştirir. Tek amacı, Sergei Rahmaninoff’un dünyanın çalınması en zor parçası olan ve dünya üzerinde sadece 3-4 kişinin başarıyla eksiksiz çaldığı 3. senfonisini çalabilmektir. David, bu şarkı için aylarca çalışır ve bu besteyi konserinde eksiksiz çalar. Konser bittiğinde David artık akıl ve ruh sağlığını kaybetmiştir. Yıllarca akıl hastanesinde tedavi görür. Hastalığının sebebi sayıldığından doktorlar tarafından piyano çalması yasaklanır. Bir gün hastanede bir piyanoya rastlar. Piyanoyu çalan kadın David’i tanımaktadır. David’e bir ev bulur ve orada piyano çalmasına imkan verir. Ancak,David bu evde rahat değildir, sefil bir hayat yaşamaktadır. Ev sahibi, piyanoyu çalmasın diye tuş korumasından kilitleyince, notalarını alarak daha önce piyanosunu çalmak için yalvardığı bara gider. Bardakiler onunla dalga geçerken o filmin en güzel parçalarından olan Rimsky Korsakov’un “Flight of the Bumble Bee” parçasını çalar. Bu şarkıyı çaldığı andan itibaren David’in hayatı değişir. Çünkü dünyanın en büyük piyano ustasıdır ve değeri yeni anlaşılmıştır. Gazetelerde haberleri çıkınca babası görür ve onu ziyarete gelir. David babasına onu asla affetmeyeceğini söyler. Babası giderken pencereden bakar ve sadece hoşça kal baba der. David’in hayatına bir anda astrolog Gillian girer ve onunla evlenir. Gillian’ın desteğiyle, unutulmaz konserinde Rahmaninoff’un 3. senfonisini çalar. Artık dünya çapında tanınan bir piyanisttir. Çünkü, Rahmaninoff’un, çalmak için ondan fazla parmağınız ve iki beyniniz olmalı denilen şarkısını eksiksiz çalabilmektedir. Dünyanın son müzik dehası ve harikası olan David, ölen babasının mezarına gider ve mezardan ayrılırken karısına şöyle der: ”Her şeyin bir nedeni vardır Gillian ve her nedenin de bir bedeli. Herkes bir bedel ödemek zorundadır.”

5- MUSİC WİTHİN (KALBİMDEKİ SESLER):

Engelli insanların haklarının en ünlü savunucusu Richard Pimentel’in gerçek yaşam öyküsünün anlatıldığı 2007 yılı yapımı bu filmin yönetmeni: Steven Sawalich. Engelliler üzerine yapılan başarılı ve sorgulayıcı filmde, doksanlı yıllara kadar engellilerin hor görüldüğü, insan içine çıktıklarında ayıplandıkları zamanlardan günümüze kadar insanlığın gelişmesi anlatılıyor.

Filmin kahramanı Richard, sorunlu bir ailede çocukluğunu geçirmiştir ve hitabet sanatı konusundaki yeteneği ile ön plana çıkmıştır. Bu yetenek ona üniversitenin kapılarını açar. Richard, en iyileri bünyesinde toplayan College Bowl’a kabul edilmeyi beklemektedir. Ancak, idolü saydığı Dr. Padrow onun başvurusunu geri çevirir. Reddedilmesine öfkelenen Richard tepkisel bir hareket olarak orduya yazılır ve Vietnam Savaşı’na gönderilir. Savaşta yakınına düşen bir bomba nedeniyle duyma yetisini kaybeder, hiçbir şey duymaz olur, bu durumunu insanların dudaklarını okuyarak kapatır. Dıştan bakıldığında hiçbir sorunu olmayan David, diğerlerine aslında onları duymadığını, sadece dudak okuduğunu söyleyince tepkiler ve davranışlar değişir. Hem kendisine hem de diğer engellilere karşı olan önyargıları anlamış olur. Üniversitede edindiği en yakın arkadaşı Art (Bu rolde Michael Sheen, gerçek bir özürlü karakteri çiziyor ve harika oynuyor) , çocukluğunda geçirdiği bir hastalık yüzünden tekerlekli sandalyeye mahkumdur ve yüksek zekasına rağmen doğru düzgün konuşamamaktadır. Hem kendisine hem de arkadaşına karşı toplumun acımasız yaklaşımlarına şahit olan Richard, kendisi gibi olan arkadaşlarına yardım etmek, onlara düzgün sosyal haklar ve çalışma imkanları bulmak konusunda engellilerin haklarını savunan biri oluyor. Onların sözcülüğünü üstleniyor. Zamanla, ülkede engelli insanları işe aldırmak için bir numaralı kişi haline geliyor, kitaplar yazıyor, konferanslar düzenliyor.

Engellilere olan bakışısını değiştirmekte oldukça başarılı olan bu film, 2009 yılında en beğendiğim üç filmden biriydi.

6- BABAM VE OĞLUM:

Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği 2005 yılı yapımı bu film, izleyiciyi sıkmayan, ilgisini dağıtmayan, anlatmak istediğini sade, kısa ve öz olarak anlatan, son derece inandırıcı ve etkileyici birer oyunculuk sergileyen, siyasi olayları sadece arka fonda anlatan içten, sıcak ve başarılı bir film.

Sadık (Fikret Kuşkan), Ege’deki çiftlikten üniversitede gazetecilik eğitimi için ayrılmıştır. Oysa babası Hüseyin (Çetin Tekindor), onun ziraat mühendisi olup çiftliğin idaresini eline almasını istemektedir. Sadık, daha üniversite yıllarında politikayla aktif olarak ilgilenir. Bunu öğrenen babası oğlunu evlatlıktan reddeder. 1980 yılının 12 Eylül sabahı erken saatlerde karısının (Tuba Büyüküstün) doğum sancılarının tutmasıyla dışarı fırlayan çift hastaneye gitmek için araç bulamazlar; çünkü ülkede askeri darbe başlamıştır ve sokağa çıkmak yasaktır. Sadık’ın karısı doğum esnasında hayatını kaybeder ama küçük Deniz (Ege Tanman) hayattadır. Gördüğü işkence ve yattığı hapisten sonra sağlığı bozulan Sadık, hastalığının ölümcül olduğunu anladığında Deniz’i Ege’deki çiftliğe, annesinin ve konuşmadığı babasının yanına götürmekten başka bir yol bulamaz. Çizgi romanlara ve onun büyülü dünyasına oldukça meraklı olan Deniz için evin yanaşmaları, traktör kullanan ve telsizle konuşan babaanne (Hümeyra), küs teyze (Şerif Sezer), bileğinden boğazına kadar bilezikle dolaşan gelin Hanife (Binnur Kaya) ve saf bir amca (Yetkin Dikinciler) ile tanışmak farklı bir deneyim olacaktır.

Baba, oğul ve torunun ilişkileri, çatışmaları ile insanın içinde bir duygu ve sevgi seli oluşturan bu film, Türk sinema klasikleri arasında önemli bir yere sahip olacaktır.

7- BİLLY ELLİOT:

Stephen Daldry’nin yönettiği 2000 yılı yapımı film, 13 BAFTA ödülü kazanmış, 3 dalda Oscar’a aday gösterilmiştir. Billy Eliot, 11 yaşındaki bir çocuğun yürek ısıtan öyküsüdür.

Kuzey İngiltere’deki bir madencinin oğlu olan Billy Elliot’ın (Jamie Bell) hayatı haftalık boks dersi sırasında bale sınıfını görmesiyle değişir. Baleyi tutkuyla sevmeye başlayan ve çok yetenekli olan Billy Eliot babasından habersiz bale derslerine devam etmeye başlar. Boks derslerini sevmeyen Billy kısa bir süre önce annesini kaybetmiştir ve büyükannesi hiçbir olayla ilgilenmemektedir. Babası ve ağabeyi madencilerin grevine katılmıştır. Dans sınıfının öğretmeni Bayan Wilkinson, Billy’nin dans yeteneği ve potansiyeli karşısında öğretmenliğe karşı duyduğu hevesi yeniden hisseder ve diğer balerinleri unutarak bu yeni öğrencisiyle ilgilenmeye başlar. Billy bale dersleri aldığını babasından ve ağabeyinden gizlemek zorundadır. Öğrendiklerinde haliyle çok öfkelenirler. Baleye gitmesi yasaklanan ve anneannesinin ciddileşen zihinsel sorunları yüzünden sıkıntılı olan Billy’yi okul arkadaşı Michael teselli eder ve ikisi arasında sıkı bir dostluk başlar. Bu sıralarda Bayan Wilkinson, Billy’yi Londra’daki Kraliyet Bale Okuluna girmesi için cesaretlendirir. Ailesine karşı sorumluluklarını mı yoksa yeteneğini kullanmayı mı seçmesi gerektiği zor bir tercihtir. Ama, dans etmek Billy için sadece kendini ifade edebilmenin bir yolu değil, aynı zamanda çok güçlü bir tutkudur. Sonunda ailesini de yeteneğine inandırır ve sınavları kazanır. Filmin finalinde Billy’yi “Kuğu Gölü Balesi” oyununun baş rolünde ünlü ve başarılı bir bale sanatçısı olarak görürüz.

8- AS GOOD AS IT GETS (BENDEN BU KADAR):

James L. Brooks’un yönettiği 1997 yılı yapımı bu filmin başrol oyuncuları Jack Nicholson ve Helen Hunt en iyi oyuncu Oscar ödüllerini kazanmışlardır.

Melvin Udall (Jack Nicholson), New York’ta yaşayan asabi, ağzı bozuk, sivri dilli, katlanılması zor bir yazardır. Saplantılı, etrafındaki insanları tersleyen, kaldırımda bile normal bir insan gibi yürüyemeyen, içe dönük, bencil ve sanki hayatla kavgalı, zengin ve varyemez bu yazar, karakterinin tersine, kadınların yüreklerini hoplatan aşk romanları yazmaktadır. Etrafında onu seven kimse olmamasına rağmen okurları ona hayrandır. Yaşadığı apartmandaki bütün komşuları ondan kaçmakta, her gün gittiği restorandaki garsonlar bile ona tahammül edememektedir. Takıntıları ise onu insanların gözünde daha da tuhaf hale sokmaktadır. Dışarıya yemeğe giderken kendi plastik çatal bıçağını götürmesi, her zaman eldiven giymesi gibi.. Melvin her sabah kahvaltısını aynı restoranda ve aynı masada yapmakta ve servisi de aynı garsonun, Carol Connely’nin (Helen Hunt) yapmasını istemektedir. Ona dayanabilen tek kişi olan garson Carol, astımlı oğlunu büyütmeye çalışan ve varoşlarda yaşayan orta halli dul bir kadındır. Melvin’in apartmandaki karşı komşusu Simon Bishop (Greg Kinnear), sanat dünyasının yeni gözdesi olan yetenekli bir ressamdır. Ne var ki eşcinsel olması ve küçük köpeği, Melvin’in öfkesini çekmesi için yeterlidir.

Bir gün Simon, hırsızların saldırısına uğrar, hastanelik olur, Melvin köpeğe bakmak zorunda kalır. Ama, komşusu dayak yediği için memnundur. Melvin, her zamanki restorana gittiğinde garson Carol ortalıkta yoktur. Sağlık sistemi yüzünden, oğluna sigortasının karşılamadığı tahlilleri yaptıramayan ve hastanelerin acillerinde sürünen Carol’un durumunu araştıran Melvin, çocuğun ağır bir hastalık ile pençeleştiğini öğreniyor ve yayıncısı aracılığıyla uzman bir doktoru gönderiyor. Bir yandan da evine aldığı Simon’un köpeği Verdell’e alışmaya başlar. Film, bu üç farklı tipin Baltimore’a yaptıkları mecburi seyahatlerindeki yakınlaşmalarını ve aşkın insanı değiştirmesini anlatmaktadır.

9- DEVRİM ARABALARI:

Devrim, Türkiye’nin ilk yerli ve seri üretim hedefiyle başlanan otomobil projesidir. 16 Haziran 1961 tarihinde Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, tümüyle yerli üretim bir otomobil yapılmasını emreder ve görevin TCDD İşletmesine verildiğini bildirir. Çalışma mekanı olarak Devlet Demiryollarının Eskişehir’deki Cer Atölyesi seçilir. ( Makine Yüksek Mühendisi Devlet Demiryolları Fabrikaları Genel Müdür Yardımcısı Emin Bozoğlu başkanlığında ve Necmettin Erbakan yönetiminde Devlet Demiryolları Fabrikaları ve Cer dairelerinin yönetici ve mühendislerinden oluşan bir teknik ekip ve çalışma mekanı olarak da Eskişehir Demiryolu Fabrikalarında dökümhane olarak yapılıp kullanılmayan bir bina seçilmiştir.). Devrim adı verilen otomobilin 29 Ekim Cumhuriyet Bayramına yetiştirilmesi istenmektedir. Zaman dardır, yalnızca 130 gün vardır. Üretimi üstlenen 23 mühendis kariyerlerini ve aile hayatlarını riske atmış, zamanla, yoklukla, politikayla, karşılarına çıkan sayısız engelle mücadele etmiştir. Ordunun binek otomobil ihtiyacını da karşılamak amacı güden otomobil projesi, dönemin rakamlarıyla 1.400.000 TL ödenekle 4,5 ay gibi kısa bir sürede tamamlanmıştır.

“Devrim Arabaları” azmin ve birbirine inanan insanların neleri başarabileceğini gösteren bir başarı öyküsüdür. 4,5 ay sonra iki otomobil, 29 Ekim törenlerinde gösterilmek üzere Eskişehir’den Ankara’ya trenle getirilir. Devrim otomobilinin önemi, Türk elinden ilk üretilen araba olması ve Türk mühendisliğinin bir şeyler yapabileceğini göstermiş olmasıdır. Ayrıca benzin, yağ, hız gibi göstergelerin Türkçe ikazlarla belirtilmesi de eklenebilir. İki ayrı renkte otomobil Ankara’ya götürülür. Bej renk Devrim ve siyah renk (makam aracı modeli) Devrim. Otomobiller trenle taşınırken, herhangi bir tehlikede zarar görmemeleri için depolarına benzin konulmaz. (Trenler, o tarihte kömürle çalıştığı için lokomotiften sıçrayacak kıvılcımlar benzinin alev almasına neden olacağından benzin az konulmuştur.) Benzinin Ankara’da konvoy yolunun üzerinde bulunan bir benzin istasyonundan alınmasına karar verilmiştir. Ancak, Cumhurbaşkanının Meclis önünde beklediği haberi alınınca yakıt ikmaline fırsat olmadan hemen Meclise gidilir. Bu konvoyda iki Devrim otomobili vardır. Biri bej, diğeri siyah renklidir. (Trende getirilirken siyah renkli Devrim lokomotife daha yakın olduğu için ona çok az benzin konulmuştur. Bej renkli Devrimde benzinciye kadar yetecek benzin vardır.). Cumhurbaşkanı siyah renkli arabayı tercih edip ona biner ama 100 metre sonra benzin bittiği için araba durur. Cumhurbaşkanı gezisini bej arabayla sürdürür. Anıtkabire ve tören alanına gider. Bej renkli Devrim otomobili hala çalışır vaziyette Eskişehir’de TÜLOMSAN bahçesinde özel bir müzede sergilenmektedir. Benzini biten siyah arabadan inerken Cemal Gürsel, ”Batılı kafasıyla otomobil yaptık, doğulu kafasıyla benzin koymayı unuttuk” demiştir. Ertesi günü bütün gazeteler, Devrimin yolda kaldığını, başarısızlıkla sonuçlandığını, devletin parasının boşa harcandığını anlatıp aleyhte kampanyaya başladılar. Halkın içinde de bu umutsuz ve karamsar düşünce yaygındır. İç ve dış engellemeler sonuç vermiş, büyük bir başarı başarısızlık olarak gösterilip projeden vazgeçilmesine sebep olmuştur. Adı Devrim olan bir arabanın sokaklarda gezmesine izin verilmemiştir. Yıl 2009 ve hala yerli bir arabamız yok.

Bu filmde anlatılanlar bir inanç ve azim öyküsüdür. Filmde bir mühendislik başarısının, siyasi olaylarla baştan sona nasıl yok edilmeye çalışıldığı gözler önüne seriliyor. ”Devrim Arabaları” Türk mühendisinin ve işçisinin 20 sene öncesine kadar toplu iğne dahi üretemeyen bir ülkede kalkıştıkları meydan okumayı, bugün her şeye kolayca sahip olan nesillere, idealist zihniyeti ve zaferi de aktararak yaşattıkları bir birlik ve başarı öyküsüdür. 2008 yılı yapımı filmin yönetmeni bugüne kadar başarılı belgesel filmler hazırlamış olan Tolga Örnek. Senaryo ve oyunculuk çok etkileyici. Filmin oyuncuları: Taner Birsel, Ali Düşenkalkar, Halit Ergenç, Altan Gördüm, Vahide Gördüm, Uğur Polat, Serhat Tutumluer, Onur Ünsal, Selçuk yöntem, Seçil Mutlu, Haluk Bilginer ve Cemal Gürsel rolünde Sait Genay. Yurt içinde ve dışında bir çok ödüle layık görülen filmde yönetmen ve oyuncular sıcak, içten, gerçekçi, seyirciyi kendine çeken, hikayesine inandıran başarılı bir çalışma yapmışlar. 2009 yılında en beğendiğim üç filmden biri de “Devrim Arabaları filmi oldu.

10- TİTANİC:

1997 yılı yapımı olan ve 1998 yılında en iyi film dahil 11 dalda Oscar ödülü kazanan filmin yönetmeni James Cameron.

1912 yılında dünyanın batmaz denilen gemisi Titanic, uzun bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta çok zengin tabakadan insanlar olduğu gibi diğer sınıflardan da yolcular vardır. Bu dev transatlantiğin yolcuları arasında Avrupa’da birkaç yıl geçirdikten sonra Amerika’ya dönmekte olan Jack Dawson (Leonardo Di Caprio) parasız bir ressamdır.

Annesi ve nişanlısı ile yolculuk yapan Rose Calvert (Kate Winslet)‘de gemidedir. İki genç, şans eseri tanışacak, aralarındaki sınıf farkına aldırmaksızın birbirlerine aşık olacaklardır. Yola çıkmasından dört buçuk gün sonra Titanic bir buz dağına çarpar ve iki saat kırk dakikada gemi batar. Filmin başında, 1996 yılında Titanic’in enkazına ulaşan bir grup araştırmacı ,gemideki bir tabloda genç kızın boynunda görülen ve okyanusun kalbi adı verilen kolyeyi ararlar. Kolyenin sahibi yaşlı kadın Rose ortaya çıkar ve Jack ile kendisinin hikayesini anlatır. Tabloyu Jack yapmıştır ve Rose’un kurtulmasına yardımcı olmuş ama kendi kurtulamamıştır.

Bu görkemli film, başarısını seyirci rekoru kırarak ispatlamıştır.

11- SHAWSHANK REDEMPTİON (ESARETİN BEDELİ) :

Başrolündeki iki oyuncunun usta performansları ve sürpriz sonuyla umut ve kefaret üzerine akıllarda yer eden bir hapishane filmi. Dünyanın en beğenilen üç filmi arasında yer alan 1994 yılı yapımı bu filmin yönetmeni: Frank Darabant.

Genç ve başarılı bir banker olan Andy Dufresne (Tim Robbins), şaibeli bir şekilde karısını ve onun sevgilisini öldürmek suçundan ömür boyu hapse mahkum edilir ve Shawshank hapishanesine gönderilir. Burada hiç alışık olmadığı bir hayat mücadelesi vermeye başlar. İşkence, tecavüz, dayak dahil her türlü kötü koşulun hüküm sürdüğü hapishane koşullarında, Andy’nin hayata bağlı ve her daim iyi bir şeyler bulma çabası içindeki hali, çevresindeki herkesi çok etkileyecektir. Bir süre sonra parmaklıklar arkasında bile özgür bir yaşam olabileceğine bütün mahkumları inandırır. Hapishanede tanıştığı Ellis Boyd Redding (Morgan Freeman) ile aralarında mükemmel bir dostluk oluşur. Ve büyük kaçışın öyküsü böyle başlar.

12- HEAT (BÜYÜK HESAPLAŞMA):

Yönetmen Michael Mann’ın 1995 yılında çektiği destansı epik bir klasik film.

Neil Mccaulay (Robert De Niro),yıllarını hapishane parmaklıkları arkasında geçirmiş ve bir daha oraya geri dönmemeyi kafasına koymuş profesyonel bir suçlu, usta bir hırsızdır. İşinde tam anlamıyla bir uzmandır. En önemli özelliği, tehlikeyi sezdiği anda 30 saniye içinde her şeyi bırakıp kaçabilmektedir. Peşinde olan dedektif Vincent Hana (Al Pacino) işinde başarılı bir polistir ama evlilik yaşamını bu uğurda feda etmektedir. Mccauley’i hayranlıkla izlemektedir ve onu yakalamayı bir saplantı haline getirmiştir. Çetenin son ve en büyük soygun planı, birbirlerinden çok da farklı olmayan bu iki ezeli rakibi karşı karşıya getirecektir. Filmin kadrosunda Pacino ve De Niro dışında ayrıca,Val Kilmer, Tom Sizemore, Ashley Judd, Jon Voight ve Natalie Portman gibi yetenekli oyuncular vardır.

13- GOOD WİLL HUNTİNG (CAN DOSTUM):

Yönetmen Gus Van Sant’ın 1997 yılı yapımı bu filmi 9 dalda Oscar ödüllerine aday olmuş, Robin Williams ile en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü, Matt Damon ve Ben Afleck’in birlikte yazdıkları senaryo ile en iyi özgün senaryo ödülünü kazanmıştı.

Parlak zekalı, isyankar, fotoğrafik hafızaya sahip, son derece zeki, matematik dehası yoksul bir genç olan Will Hunting (Matt Damon), sorunlarla dolu bir işçi mahallesinde arkadaşları gibi sıradan işlerde çalışıyor ve ara sıra kavga çıkararak tutuklanmaktan kendini alıkoyamıyor. Hiç üniversiteye gitmemiştir, ama üniversitede hademelik yapmaktadır. Matematik profesörü Gerald Lambeau (Stellan Skarsgard), öğrencileri teşvik için duvar panosuna bir problem yazar ve öğrencilerden kim çözerse ödüllendireceğini söyler. Will Hunting, temizlik yaparken problemi görür ve kimsenin olmamasından yararlanıp problemin çözümünü yazar. Profesör kimin çözdüğünü öğrenmek ister, ama öğrencilerden çözen yoktur. Will hafızası sayesinde, Nobel ödüllü profesörlerin bile zorlandığı matematik problemlerini neredeyse anında çözebilmektedir. Sonunda, profesör Lambeau, Will’in dehasını keşfedince Önce kavga nedeni ile tutuklanmasını önler, ardından kendi derslerine devam etmesini ve profesör Sean Maquire (Robin Williams) ile terapiye katılmasını ister. Profesör bu gençteki potansiyeli görüp onun hıın yapısının dönüşmesine çalışır. Aralarında zamanla çok özel bir dostluk başlar. Bu arada Will Hunting, başarılı ve güzel bir kızın (Minnie Driver) ilgisini çekmeyi başarır. Kız ona sevmeyi ve sevilmeyi öğretirken, terapisti Profesör Sean Maquire’de tüm ruhsal problemlerini bir bir çözmesine yardım eder.

14- MATRİX:

Larry ve Andy Wachowski kardeşlerin yazıp yönettiği 1999 yılı yapımı bilim-kurgu film.

Bir bilgisayar programcısı olan Thomas Anderson (Keanu Reeves),aynı zamanda neo adını kullanan usta bir hacker’dır. Ancak,siyah takım elbiseli ve gözlüklü adamların yakın takibindedir.

Neo, Trinity (Carrie-Anne Moss) vasıtasıyla Morpheus (Laurence Fishburne) ile tanışır. Siyah giyen adamların neden takip ettiğini ondan öğrenir. Morpheus, içinde yaşadığımızı sandığımız bu dünyanın aslında sanal bir dünya (Matrix) olduğunu Neo’ya gösterir. Tüm insanlık uzaydan gelen yaratıkların köleleridir. Matrix, gerçek dünyada robotların insanları bir pil olarak kullanarak yaşamlarını devam ettirmesini sağlayan sanal gerçekliktir. Neo ve Morpheus’un takımı, Matrix’i bir arada tutan ana yapıyı kırıp insanları bu sanal ortamdan kurtarmaya çalışacaklardır. Ancak, bu arada başta Ajan Smith olmak üzere Ajanlar Neo ve arkadaşlarını engellemeye çalışacaklardır. Neo ve Trinity’nin arasında bir yakınlaşma başlayacaktır.

15- THE DARK KNİGHT (KARA ŞÖVALYE):

Batman adlı çizgi romandan uyarlanan bir süper kahraman filmi. Serinin ilk iki filmi başarılıydı, üçüncü ve dördüncü filmler aynı başarıyı yakalayamayınca aradan zaman geçti, beşincisi (Batman Returne) yeni bir ilgi yarattı. 2008 yılı yapımı Kara Şövalye’nin yönetmeni Christopher Nolan. Batman/Bruce Wayne rolünde Christian Bale, Bölge Savcısı Harvey Dent rolünde Aaron Eckhart, Polis Komiseri James Gordon rolünde Garry Oldman ve nihayet Joker rolünde Heath Ledger oynamıştır. Ledger,Kara Şövalye’nin çekimleri tamamlandıktan sonra 22 Ocak 2008’de aldığı reçeteli ilaçların yanlış kullanımı yüzünden evinde ölü bulundu. Kara Şövalye sürükleyici ve tümüyle yüksek bir görsel düzeye sahip film. Heat Ledger, ilk Batman filminde Joker’i canlandıran Jack Nicholson’ı aratmayan bir başarıyla oynuyordu. 2008 Oscar ödüllerinde en iyi yardımcı aktör ödülü ona verildi.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

 

Son Güncelleme: Perşembe, 13 Aralık 2012 23:18