Se Si Öz

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
SeSiÖz - Anasayfa Makaleler Tevbe bütün günahlarıma
e-Posta Yazdır PDF

Tevbe bütün günahlarıma

Selim Sinan ÖZTÜRK

05 Ekim 2020

Saçlarımıza ak düşüp de şöyle geriye baktığımızda, nefsin hilelerine aldanıp ne kadar yanlış yapmışız şu yalan dünyada… Allah’ım, tevbe bütün günahlarıma. Ömrüm boyunca hep hata işledim, hep yanlış yaptım. Buna rağmen bana merhametini lûtfettin… Senin kullarına karşı bilerek-bilmeyerek veya nefsime aldanarak işlediğim günahlar vardır muhakkak, bu yüzden beni çaresiz bırakma Allah'ım. Benim yüzümden başkası zarar görmesin. İsterdim ki saat gibi hiç hatasız ömür süreyim. Ama bu, insana göre değil. Hatasız kul olmaz derler, ancak melekler hatasızdır. Bizlere hidayet nasibeyle. Bizleri iyiliğe, güzelliğe, ihsana yönelt ya Rabbî. Bizi hep hayra vesile kıl, şerre vesile eyleme yâ Rabbî. Affet yâ Rabbî...

***

“Yağmur yağarken ne güzel demişler ona, ‘Rahmet yağıyor’ diye... Rahmet… Âlem, bu temel üzerinde… Eğer toprağa, tohuma, hatta kire, lekeye merhamet olmasaydı, su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, şırıltılı su… -Necip Fazıl, Reis bey-“

Suyu yaratan Allah'ımıza hamdolsun. Olmasaydı nasıl temizlenecektik. Oksijen (yakıcı) ve hidrojen (yanıcı) denilen iki maddeyi birleştirerek hayatımızın idamesi için en gerekli şey olan suyu yaratan Allah'a binlerce hamdüsenâlar olsun. Yeryüzünde hayata dair ne varsa hepsi suya muhtaç. Su olmasa insanların, hayvanların, bitkilerin canlı kalması mümkün değil. Çok şükür Yâ Rabbî, verdiğin nîmetlere, herşeye...

***

İnşallah ne demek? Arapça bir kelime. Sözlükte; Allah dilerse, Allah nasib ettiyse, kısmet olursa manalarına geliyor. İnşallah derken Türkçede, "istersen yap istersen yapma" gibi bir manada değil, Allah'tan yapılmasını isteyerek mutlaka yapılmalı düşüncesiyle kullanılır. Arapça'da evet, inşallah deyince Allah dilerse yapar manası var. Ama Türkçede böyle değil. Mesela “Allah hayrını versin inşallah” diyenin maksadı, Allah’tan mutlaka vermesini istemektir. Başka birşeyin kastedildiğini sanmıyorum. Aynı nafile kelimesi gibi. Nafile; İslam literatüründe farz veya vacip olmayan ibadet demektir. Ama Türkçede boşuna gayret manasına kullanılıyor. Yine, Arapçada ceza mükâfat demektir. Türkçede ise bildiğimiz ceza işte, yani suçun karşılığı demektir.

Menkıbelerde inşallah demediği için işi yarım kalan veya aksayan kişinin hikâyesi anlatılır. Şu işi yapacağım değil, inşallah yapacağım diye geleceğe ait bir şeyi Allah’a havale etmeyi, yani Allah dilerse ancak yapabileceğimiz gerçeğini Kur’anı Kerim bize misallendirir…

***

Bir ölüm ilanı oluyor. "Ayancık eşraflarından falanca... ışıklar içinde yatsın". gibi tabirler kullanılıyor. Anlayamadığım, bu eşraf pâyesini kimin dağıttığı... İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Ölmeden önce böyle ise öldükten sonra da kimsenin rütbesine bakılmaz. Er kişi niyetine, hatun kişi niyetine... Gittiği yer için hazırlığı varsa ne mutlu. Gerisi boş. Bu dünya boşuna ve başıboş yaratılmadı. Düşünen insanlar için ibretler alemidir. Bir de "ışıklar içinde uyusun" tabiri var. Genellikle İslamı ihsas eden "nur içinde yatsın" tabirini kullanmaktan imtina edenler kullanıyor.. Nur kelimesini anlatmak için ışıktır gibi bir ifadeyle tanıtılıyor. Oysa Arapça olan nur kelimesini anlatmak tam anlamıyla mümkün değil her tercümede olduğu gibi. Işık deyince mum ışığı, ateş ışığı, güneş ışığı, ay ışığı, elektirk ışığı, led ışığı gibi tarif edebiliriz. Sonra Allah'ın rahmeti merhameti olmazsa ne fayda. Dünyaya “ha” diyerek gelir “hu” diyerek gidersin. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir ömürden sonra esas hayat âhiret hayatıdır. Rabbım, dünyada da âhirette de iyilik ve hayırlar nasib eylesin...

***

Bir ara ortaya bazı garip şeyler çıkmıştı. Atatürk’e secde eden okul çocukları, vs.. Her fırsatta ağzını açtıkça ensar kelimesini dillerine dolayarak tıntın edenler, bu ilkel putperestliğin karşısında tınmıyorlar bile. Böyle çok mu güzel oluyor:

Bir de başörtülü genç kızlara saldıran teyzeler vardı. Ayancık'ta bile çarşaflı veya takkeli birini görünce peşinden homurdanan kibir kumkuması acûzeleri gördük. Birisi vardı ki eczacı başkanın cenazesinde hâşâ Allah'a kafa tuttuğunu sanıyordu. Sokakta yürürken bana bile tavır alanlar oldu. 12 eylül öncesi anarşi döneminde de, daha sonraki yıllarda da ara ara kendilerini güçlü gördüklerinde hep bu hastalıkları nüksetti. Kendi insanına, kendi hemşehrisine, kendi milletine düşmanca duyguları kim, niye körüklüyor anlıyoruz ama düşmanca duygular düşmanın ekmeğine yağ sürer ancak.

***

Olaylara sol gözle bakan ve hiçbir zaman bu memleketin milli ve manevi değerleriyle uyum sağlamayan, hatta düşman olan bir gazete, şehid olan askerlerimiz için, 'ne uğruna' diye başlık atarak çamuriyet saçıyor. Sen bunu hala anlayamadın mı? İnsanlık uğruna... Suriyede yaşanan insanlık dramına bigâne kalanlara ne desek boş, Allah biraz insaf versin...

Adamın biri, sanki istihbaratın başı. Akıl almaz ithamlarda bulunuyor. Özellikle sosyal medyada atıp tutmak ne kolay. Nerden biliyorsun, sen de içindemiydin, akraban mıydı, sana söyledi mi? Yok... Diline sahip olmazsan şeytan o kadar çeşitli yollarla insanı bulaştırıyor ki haberin bile olmuyor. Ama Allah'ü teâlâ isrâ suresı 36.âyette ne diyor. ''Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.''

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 'şehitler tepesi boş kalmaz' deyince, KK. de cevap veriyor, 'bizim iktidarımızda şehitler tepesi boş kalacak' diyor. Mübarek, sanki askeri pikniğe gönderecek, sanki silahlarını alıp askercilik oynatacak. Ne yapacak belli değil. Herşey güzel olacak dedikleri gibi bir şey. Güzel oldu mu yani...

***

"Sosyal medya denizinde facebook kulvarında dolaşırken öyle şeylerle karşılaşıyor ki insan, hayret etmemek mümkün değil.

Mesela adam, askeriyeden emekli olmuş, bu vatanı bu milleti sevmesi ve birliğimizi oluşturan manevi harca saygı göstermesi beklenirken, işi gücü devleti yöneten güce çamur atmak, dindarlara hakaret etmek, arasıra da Atatürkü öne çıkaran şeyleri paylaşmak olmuş. Hayret!

Muhalefet etmeyi hükümet edenlerin her yaptığına karşı çıkmak olarak anlayan zihniyetteki bir adam, dine dindara ait ne varsa aşağılayan, yapmaya değil yıkmaya odaklanmış bir anlayışla ölçüyü kaçıran kişilerin paylaşımlarını benimsiyor. Kendisinin de aynı gemide olduğunu unutmuş sanki. Hayret!

Veya adam, İslami siyasetin 1969'da başlattığı yürüyüşü takip ettiği iddiasında olmasına rağmen müslüman milletin siyasi baskı çilesini sona erdiren bugünkü yönetimi en acımasız şekilde tenkid ediyor veya İslam düşmanlarının saldırgan iletilerini paylaşıyor. Sanırsın ki çamuriyet partisinden. Hayret!

Veya bir başkası, bakıyorsun sakallı, görünüşte hoca kisvesi var ve etrafına da üç-beş kişi bulmuş, kibir kumkuması, kendini allamei cihan zannediyor. İslâmı bu asırda nasıl yaşayabiliriz derdinde değil de siyasi yönetime saldıran söylem ve paylaşımlarda bulunuyor. Güneydoğuyu yıllardır kan ve gözyaşı içinde çileye maruz bırakan bir siyasi anlayışa destek çıkıyor. Hayret!

İlim sahibi olmak veya birşeyi bildiğini sanmak insanı her zaman doğruya götürmez. Nefis ve şeytan Allah'la aramıza girmişse eyvah ki eyvah. Rabbim hidayet nasib eylesin... 'Yâ mukallibel kulûb, sebbit kalbî alâ dinike'."

***

Face'de isminin başına TC yazıp da TC'nin başındakine düşman olan solcukları bir türlü anlayamadım. Hâlâ BOP diyor, gemicik diyor, saray diyor. Köprünün altından çok sular aktı; BOP ters çevrildi, gemicik yalanı ortaya çıktı, saray dediği yer devlet idaresinin merkeziydi ama hâlâ zikreder gibi aynı şeyleri sayıklıyor. Eski bir MHP'li böylelerine "sen hâlâ aynı yerde mi otluyorsun aslanım" demişti. Aynen öyle. Tabi bunların meclisteki ağaları "iktidar dünyanın en güzel işini de yapsa bizim işimiz muhalefet etmek" derse, bunlar da böyle sayıklayıp dururlar, imam-camaat misali.. Hep düşmanca tavırlar, hep itirazlar ve karşı çıkmalar. Sen ne yapacaksın, o yok...

***

"Bizim gençliğimizde müslümanca düşünenlere ait doğru dürüst bir yayın organı yoktu. Olanlarla yetinmek zorundaydık. Daha eskiden çıkan 'Büyük Doğu', 'Serdengeçt' gibi dergiler hariç. Çünkü onlar sözün vurucu gücüne inanan, yazdıkları ses getiren yayın organlarıydı. Demek istediğim, bizim öğrencilik yıllarımızda çıkan bazı dergilerin durumu. İslamdan bahseden, islamcıları afişe eden ama taraf değil de bertaraf etme niyetiyle dosyalar hazırlayan dergilerdi. Bizden bahsediyor diye alıp bakar, oltaya takılırdık. Doğruların içinde yanlışların da bilerek karıştırıldığı yazılar, insanı huzursuz ederdi. Neyse ki o günler geçti. Manşetlerle hükümet yıkan, insanı harcayan yayın organlarının gücü kalmadı. Şimdi sosyal medya var. Orada eskisinden bin-beter çirkin saldırılar var. Bizim bazı arkadaşlar da o çirkinlikleri paylaşarak 'bu ne bu' diye kızgınlıklarını dile getiriyorlar. Tamam ama bilmeden onların amacına da hizmet etmiş oluyorlar. Terörün amacı kendini duyurarak moral gücünü yok etmektir. "Şuyu'u vuku'undan beterdir" diye bir söz vardır. Sevdiklerimize hakaret içeren paylaşımlardan elbette rahatsız oluruz. Kötülerin tuzağına düşmeyelim. Kötü kötülüğünde kalsın. Pisliği debeştirip kokutmaya gerek yok."

***

"Sokağa çıkma serbestisi olunca baktık ki herşey normale dönmüş gibi maske takmayanlar görüldü. Halbuki tehlike geçmiş değil. Doktorlar ikaz ediyorlar, ama umursamayanlar var ve kendileriyle birlikte sevdiklerini de riske attıklarını düşünmüyorlar. Hasta olduğu belli olmadan da virüsü taşıyanlar olabilir. Tedbirleri boşvermeyelim. Maske, mesafe ve temizliğe dikkat edelim. Evet, maske yüzdeyüz engellemez belki ama ilk anda yüze çarpan nefes, öksürük gibi şeyleri kısmen durdurabilir. Maskesiz kalabalık içinde dolaşmaktan iyidir hiçolmazsa..."

Korona’dan dolayı, bir cumayı önceki haftaki gibi top sahasında kılacağız sanmıştım. Bu sefer camilerde kılınacak dediler. Ben de merkez camiine giderek, cami önündeki hasırlarda seccademi sererek yer buldum. Benim gibi dışarda namaz kılmak zorunda kalmışsamz, ne kadar çok namaz kılmayan var farkedersiniz. Kadınlar neyse de erkeklerin lâkayıt bir şekilde geçip gitmeleri insanı üzüyor. Neyse namaz başladı ve biraz sonra da hutbe. Hemen cami karşısında kahve var. Adamlar oturmuş yüksek sesle konuşuyorlar. Hemen önlerinde namaz kılanlar varmış umurlarında değil. Hatip hutbede "kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, olmazsa diliyle düzeltsin" diye başlayan hadisi okurken kahvehanedekilerin gürültüsü bayağı rahatsız ediciydi. Hutbe okunurken yanındakine sus bile denilmezmiş, kızsak, canımız sıkılsa bile.. Ne olacak şimdi. Yahu, namaz kılmıyorsan kılmıyorsun ama cemaati niye rahatsız ediyorsun.

***

1-7 Ekim Camiler Ve Din Görevlileri Haftasında kıymetli müftülerimizden Basri Bektaş’ın gayreti ve heyecanının eseri olan İMAMLAR DİRİLİRSE kitabının önsözünü hatırladım. Diyordu ki;

“Bizler yeryüzüne hayat veren dinin mümessilleriyiz. İtibarımız inancımızdır, kitabullahtır. Müslümanların öncüleri diri olmalıdır, dik durmalıdır. “

“23 yıllık görev süremiz içinde, hep birileri, hem de hiç imamlık müezzinlik yapmamış, üç kişinin önüne geçmemiş, kürsüye çıkmamış, mihrapta bacakları titrememiş birileri bizi tanımlama cihetine gittiler. İmam dediler şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır. Bizler ise suyu olmayan bir dağ köyünde, gencecik yaşlarda bizlerden 50, 60 yaş büyük amcalar dayılar halalar teyzelerle, akşam olduğunda da farelerle, banyosu mutfağı belli olmayan, izbe, rutubetli odalarda, bazan kalabalıklar içinde yalnız, bazan da kimsesiz ve yapayalnız kalarak bu görevi ifa etme gayreti içinde olduk. Bu iş memuriyet işi değil gönül işidir.”

Bunu okuduğumda benim de hayatımda benzer zamanlar olduğun gördüm. Türkeli’nin bir köyünde askerlikten sonra göreve başladığımda cami yakınındaki evde kaldık. Giriş kısmının tavanı, tuvalet taşı banyo kapısı gibi şeyler ve mutfak diye bir şey yoktu. Elektrik su zaten yoktu. Ama gençliğin verdiği heyecan ve köylülerin samimi ilgisi vardı. Hiçbirşeyi dert etmedik. Şimdi bakıyorum da elektriksiz köy kalmadı. Hayat standartı gelişti. Kitap okuma derdi olmayanlar televizyonlardan dini öğrenmeye, sağa sola çatmaya başladılar. Dine karşı lâkayıtlık ve inanç zayıflığı ortaya çıktı. Din görevlilerinin işi zorlaştı diye düşünüyorum. Fakirlikten çok zenginlik imtihanının çetin olduğunu söyler erbabı hikmet. Onun gibi bir şey.

 

Son Güncelleme: Cuma, 16 Ekim 2020 16:17