Salı, 22 Nisan 2014 11:38 Site Yönetimi
Yazdır

20.Temmuz.2013 - Cumartesi - İZMİR

I - Mr. NOBODY (BAY HİÇKİMSE)

55 yaşındaki Belçikalı yönetmen, senarist, oyuncu ve yapımcı JACO VAN DORMAEL’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği 2009 yılı Kanada, Belçika, Almanya, Fransa ortak yapımı Bay Hiçkimse (Mr. Nobody) mutlaka görülmesi gereken bir film, ama bilim kurguyu sevmeyen, felsefe ve bilimsel gelişmelere ilgi duymayan seyirciye göre değil.

Her verdiğimiz kararın kaderimizde ne büyük etkileri olabileceğini konu edinen çok orijinal ve etkileyici senaryosuyla, kurgusuyla, görselliğiyle, oyunculuklarıyla, çekim tekniğiyle, 70’li yılların havası ve müzikleri ile izleyiciyi kendine bağlayan 138 dakikalık bu film, yaşantımızda etkili olan bir çok Quantum Fiziği teorisini açıklamaktadır.

Karısı ve üç çocuğuyla sıradan bir aile babası olarak yaşayan Nemo Nobody, 2092 yılında uyandığında 120 yaşındadır ve ölümlü insanoğlunun son temsilcisidir, hakkında hiçbir kayıt yoktur ve ölmek üzeredir. İnsanlar oy kullanarak onun ölmesine izin verilmelimidir yoksa yapay yollarla yaşatılmalımıdır tartışmasını yapmaktadırlar. Mr. Nobody ise bir psikolog veya gazetecinin karşısında hatırladığı kadarıyla hayatını anlatmaktadır. Ancak, hatırladığı her şey birbirine girmiş durumdadır ve çocukluğunda bir tren istasyonunda anne ve babası ayrılırken annesiyle mi gitmeli yoksa babasıyla mı kalmalı seçimi odak noktasıdır. Vereceği karar sonsuz sayıda olasılığı doğuracaktır. Eğer hiçbir seçim yapılmazsa olasılıklar gene varlığını sürdürecektir. Ama, seçimlerimizi yaparken kendi irademiz kadar kelebek etkisi de yaratılmaktadır. Bay Hiçkimse’nin hatırladıkları da sadece yaptığı seçimler ve hangi seçimin hangi sonucu yarattığıdır.

* * *

II - İSYAN (KANLI ADA)

Ülkemizdeki ilk gösteriminde “İsyan”, ikinci gösteriminde “Kanlı Ada” adıyla vizyona çıkan 1969 İtalya-Fransa ortak yapımı politik dramatik filmin yönetmeni Gillo Pontecorvo. Müzikler Ennio Morricone’ye ait. Film Haiti Devriminden esinlenmiştir. Vietnam Savaşına da göndermeler vardır.

“Sir William Walker (Marlon Brando) İngiliz ajanıdır ve Portekiz sömürgesi Queimada adasına ajan provokatör olarak gönderilir. Amacı siyah köleleri örgütleyip Portekiz yönetimine karşı ayaklandırmaktır. Ada çok önemli bir şeker kamışı üreticisi olduğu için İngiltere adada ekonomik olarak hakim olmak istemektedir. Plana göre Portekiz yönetimi devrilecek ve yerine İngiltere’ye bağlı ve sözde egemen bir melez çiftlik sahibi sınıf iktidara gelecektir. Walker, siyah köleleri köleliğe karşı ve özgürlük için savaşmaya ikna eder. İsyanın başı Jose Dolores (Evaristo Marquez) isimli bir köle olur. Ayaklanma sırasında zengin sınıfa mensup olanlar Portekiz valisini öldürerek yönetime halk adına el koyarlar. Portekiz yönetiminin devrilmesinden sonra İngilizler kukla bir hükümet kurarlar, bu sırada Dolores ve ordusu gittikçe düzen dışına kayar. Kölelik resmen kaldırılmıştır ancak yeni gelen mülkiyet sistemine göre artık teorik olarak özgür olan köleler çok daha kötü koşullarda şeker kamışı tarlalarında çalışmak zorunda bırakılır.

Devrimden sonra William Walker adayı terk eder. Adaya yıllar sonra tekrar geri döndüğünde görevi tekrar silaha sarılmış olan Jose Dolores ve ona bağlı siyahlardan oluşan ordusunu yok etmektir. Onun özgürlük fikirlerini takip eden Dolores ve isyancı ordusu adadaki İngiliz kukla hükümetine karşı silahlı ayaklanma başlatmıştır. Walker artık İngiliz hükümeti için değil İngiliz Şeker Şirketi için çalışmaktadır. Şirketin silahlı ordusu vardır ve doğrudan ada siyasetine müdahale etmektedir. İsyancılarla savaşmak için İngiltere ordusu adaya asker çıkartır. İsyancıların saklandıkları ormanlık araziyi yakarlar. Bu strateji işe yarar ama sonuçta İngiltere’nin başta bu adayla ilgilenme sebebi olan şekerkamışı tarımına zarar verilmiş olur. Sonunda isyancı ordusu yenilir ve Dolores yakalanarak idam edilir, ancak bu bile isyanı durdurmayacaktır. Filmin sonunda William bir isyancı tarafından öldürülecek ve Doloress’in intikamı alınmış olacaktır.

Marlon Brando, bir söyleşisinde filmleri içinde en beğendiğinin bu film olduğunu açıklamıştır. Brando ile başrolü paylaşan Evaristo Marquez, oyuncu değildir ve gerçek hayatta da bir şeker kamışı işçisidir.

* * *

III – SON VEDA (DEPARTURES)

2008 yılı Japon Akademi ödüllerinde 13 dalda aday olan ve toplam 10 ödül kazanan, 2009 Oscar ödüllerinde en iyi yabancı film seçilen filmin Japonca adı: Okuribito. Ayrıca, Palm Springs ve Montreal film festivallerinde de en iyi film ödüllerine layık görülmüştür. Yönetmen Yojiro Takita, Japonya’nın kültür mirasına ve dini inançlarına duygusal, çarpıcı, incelikli bir bakışla ve harika bir sinema diliyle unutulmaz bir film sunuyor.

Filmin kahramanı Daigo Kobayashi, bir orkestrada çellist olarak çalışmaktadır. Çelloya, babasının zoruyla başlamasına rağmen sonradan sevmiş ve meslek olarak seçmiştir. Ama, yeterli seyirci bulamayan orkestra dağılır ve Daigo işsiz kalır. Sessiz bir şekilde ne yapacağınışünürken eşi Mika, akşam yemeği için komşulardan bir ahtapot aldığını söyler, ama pişirmeden önce ahtapotun canlandığını görür. Bu yüzden ahtapotu geldiği yere, yani nehre atmaya karar verirler. Ancak, ahtapot suda hareket edemez ve yavaş yavaş dibe çöker. Bu olay Daigo’yu kendine getirir. Ahtapot gibi yarı ölü yaşamamak için memleketine dönmeye karar verir. Çok pahalıya taksitle aldığı çellosunu satar.

Daigo, memleketi olan Yamagata’ya eşiyle birlikte geri döner. Annesi, iki yıl önce vefat etmiştir. Babası ise daha altı yaşındayken başka bir kadınla giderek onları terk etmiştir. Bu nedenle babasını hiçbir zaman affetmemiştir. Annesinden kalan evde yaşamaya başlarlar. Daigo’nun iş bulması lazımdır. Gazetede gördüğü Gidişler ismindeki bir işe seyahat şirketi zannedip başvurur. Ama bu şirket, insanların son yolculuğunda uğurlandığı bir yerdir. Aslında yapacağı işin Japon kültüründe önemli bir yere sahip “nokanshi” yani ölüleri öbür taraftaki yolculukları için hazırlama geleneğinin bir parçası olduğunu öğrenir. Bizdeki ölü yıkayıcılığı işine benzer. Daigo’nun işi ölüleri usulüne göre tabutlara yerleştirmektir.

Daigo, ilk başlarda bundan hoşlanmasa da zamanla işine alışacak, duyguları ve yaşantısı değişecektir. İki haftada mesleğin törensel işlemlerini öğrenmiştir. Cesetleri ıslak bezle temizlemekte, ruhlarını kötülüklerden arındırmaktadır. Japon kültüründe ölüye en az canlısı kadar saygı gösterilir. Güzel elbiseler giydirilir. Erkekse tıraş edilir, kadınsa ona yakışacak en güzel makyaj yapılır. Sonra ölüler krematoriye götürülüp yakılır. Geriye bir tek külleri kalır. Ne iş yaptığını bilmeyen eşi Mika gerçeği öğrenince evi terk eder. Ona göre kocası ölülere dokunduğu için murdar olmuştur. Daigo’nun patronu Sasaki, bu işi dokuz yıldır yapmaktadır. Dokuz yıl önce karısını kaybettiğinde bu işe başlamıştır.

Ölülerin kokusu üzerine sinen Daigo, çocukken gittiği hamama gitmeye başlar. Ölümün bir bitiş değil bir başlangıç, bir yolculuğa çıkışın kapısı olduğuna ve yaşamın değerine inanır ve huzur bulur. Eşi kendisini terk etmiş olsa da ve etrafındaki insanlar işinden nefret etse de işine devam eder. Sonrasında, Daigo’yu seven ve hamile olduğunu anlayan eşi Mika geri döner.

Daigo, ırmak kenarından aldığı bir taşı eşine verir. Kadın bunun ne olduğunu sorar. ”Taş mektubu” der. ”Eski çağlarda insanlar yazıyı keşfetmeden önce hislerini ifade eden taşları bulur ve başkalarına verirlermiş. Taşı alan kimse ağırlığına ve dokusuna bakıp veren kişinin hislerini anlarmış. Mesela taş pürüzsüzse bu iyi bir şeyi, pütürlüyse de kötü bir şeyi ifade edermiş. Bunu bana babam anlatmıştı.” Daigo, babasının kendisine verdiği taşı hep saklamıştır, ama babasından nefret etmektedir.

Babasının ölüm haberi gelince, bütün çelişkili duygularına rağmen, içindeki hesaplaşma niyeti, eşinin ve dostlarının telkinleri sayesinde babasının cenazesini almak için yola çıkar. Babası bir balıı kulübesinde yapayalnızdır. Ufak odada sadece bir koli eşya vardır. Hayatında başka bir kadında yoktur, yıllardır yalnız ve yoksul yaşamıştır.

Onu almaya gelen cenaze ekibi, babasına hak etmediği şekilde davranınca Daigo hepsini kovar. Eşi, kocasının da aynı meslekten olduğunu söyleyip son uğurlama törenini kendilerinin yapacağınııklar. Daigo, hiç tanımadığı insanlara yaptığı gibi babasını da ıslak bezle siler, tıraş eder, adamın yüzü yıpranmıştır, belli ki mutlu bir hayatı olmamıştır. Babasına güzel kıyafetler giydirir. Ellerini göğsünde kavuşturmak için tuttuğunda, babasının avucundan pürüzsüz beyaz bir taşşer. Bu taşı babasına çocukken Daigo vermiştir. Bunca yıl sonra o beyaz taş hala elindedir. Bütün nefretine rağmen babasını seviyordu. O taş babasının da onu çok sevdiğini, hiç unutamadığını, ama geriye de dönemediğini anlatıyordu. Birinin sizi terk etmesi sizi unuttuğu, sevmediği anlamına gelmiyordu.

SABAHATTİN ÖZTÜRK

Son Güncelleme: Salı, 22 Nisan 2014 12:21