Perşembe, Ağustos 5, 2021
Ana Sayfa Yazılarım Eskiden Yazmıştım İslâm Terbiyesi Ve Tesettür

İslâm Terbiyesi Ve Tesettür

 İslâm Terbiyesi Ve Tesettür

-Selim Sinan Öztürk-

17.08.1980 -MilliGazete

Şehirlerin açık saçık kıyafete büründüğü, plajların anadan üryan insanlarla dolup taştığı şu yaz günlerinde tesettürün önemi daha iyi anlaşılmaktadır.

İslâm, namuslu olmayı emreder. Sınır tanımayan serbestliğe, açık saçık hayata asla izin vermez. Fuhşa yol açan nesli darmadağın eden ve her türlü hastalığa zemin hazırlayan serbest müşterek hayatın kötülüklerini ve zararlarını da sosyologlar, psikologlar, tıp otoriteleri çeşitli vesilelerle anlatmaktadırlar.

Allah’ü Teâlâ insanı gayesiz ve başıboş yaratmamıştır. Zariyat sûresi 56. ayette açıklandığı gibi insanın yaratılış sebebi Allah’a (CC.) ibadet etmektir. Müslüman bir kimse, kadın olsun erkek olsun iman ettikten sonra imanın gerektirdiği şartları yerine getirmek mecburiyetindedir. Yani her hareketini İslâma uydurarak Allah’a teslim oluşun iktizasını yerine getirecektir.

İşte tesettür, bir kadının müslüman oluşunun haya ve iffet sembolü oluşunun gözle görülür kesin bir belgesidir. Tesettür imanın gereğidir. İman etmiş olan insanlar İslâmın bu kesin emrini yerine getirmeye mecburdurlar. Aksi bir hareket Allah’a isyan demektir.

18. asırda felsefeciler, tabiat alimleri ve edebiyatçılar, ıslahat ve tanzimat naralarıyla etrafı velveleye vermeye başlamışlardı. Aslında bu feryadların arkasında acaip usul ve şartlarıyla bambaşka bir medeni nizam gizliydi. Fakat bu kadına kayıtsız şartsız bir hürriyet amacıyla yola çıkan ve yüzlerce defa yıkılan, enkaz haline gelen, büyük engellerle yolu tıkanan bir medeniyet. Çünkü “bütün medeniyetlerin, kadınların tam hürriyetlerini ele geçirmeleri ile mahvolup gittikleri tarihin en gerçek olaylarından biri olarak sabittir.” (Buhranlarımız, Said HalimPaşa S: 136)

Batının Etkisi

Edebiyatta romantizm ekolünün öncülerinden olan ve resmen bir adamın karısı olduğu halde her arzu ettiği erkekle yattığı belirtilen Fransız kadın yazar George Sand’ın, gençliği etkisi altına aldığı 1830’larda Osmanlı Devletinde Padişah olarak Sultan 2. Mahmud bulunuyordu. Bu yıllar Osmanlı içindeki azınlıkların tesirlerini yavaş yavaş devlet mekanizmasında hissetirmeye başladıkları yıllar olarak geçer. Sultan2.Mahmud’un Hristiyan Avrupa yaşayışlarını örnek alarak kılık kıyafet alanında, askerlik alanında kültür ve öğrenim alanında birçok ıslahat yaptığını ve bu devirde ilk olarak Avrupaya öğrenci gönderildiğini kaydeder bazı tarihçiler. ( Tarih, Emin Oktay, Lise 3 Ders kitabı, S:269)

Bir yandan Müslüman gençler Hristiyan Avrupanın kıskacında eğitim görürken bir yan dan da 1839’larda Londra elçiliğinden getirilerek Hariciye Nazırı yapılan Mustafa Reşit Paşa, Padişah 1. Abdülmecid’i tanzimatın ilânına zorluyordu. Nihayet daha Sultan 2. Mahmud zamanında esasları hazırlanmış olan tanzimat fermanı ilan edildi. Bu fermanla Müslüman bir ülkede Müslümanla Hıristiyan bir tutuluyordu.

“Aslında batı medeniyeti öz değerleri itibariyle İslâm nizamına zıttı. Fakat Müslümanlar yapılan şiddetli propagandanın tesiri altında kalmışlardı. Avrupaya gönderilen öğrenciler yabancı oldukları bu ha yatı şaşkınlıkla seyrediyorlardı. Evvela Frenk illerinin süslü kadınlarını gördüler. Bu kadınlar çok gösterişliydi. Erkeklerle serbestçe düşüp kalkıyorlardı. Bu şatafatlı manzaralar Müslümanların gözlerini aldı. Ne olurdu bizim kadınlarımız da böyle olsa, bu hayatı yaşasa, biz de medeniyet bakımından Frenklerle yarışma imkânına kavuşsak diyorlardı. Batı medeniyetinden gelen fikir ve nazariyeler üstün tutuluyor, kabul görüyordu.” (Hicab, Mevdudi, S:61)

Böyle bir avrupai çevreden zehiri ilaç diye alan ve aydın fikirli diye kabul edilen gençler memleketlerine dönünce ne yaparlar hangi gayeye hizmet ederler mâlum.

Daha sonraları İslâm âleminde halk ile aydın tabaka arasında doldurulması imkânsız bir uçurum meydana geldi.

İslâm âlemindeki geriliğin ve birçok cephelerdeki askeri yenilginin sebebi batının tesiriyle dine maledilmeye başlandı. Garplılar Müslüman milletlerin Şeriata uydukları müddetçe Hristiyan milletlerden daima aşağı kalacaklarını açıkça ilan ve iddiaya başladılar. (Buhranlarımız, S.Halim Paşa S:172) Hristiyanlar tanzimattan sonra memleketimizde oldukça güçlü bir misyonerlik teşkilâtı kurmuşlardı. Bu teşkilât vasıtasıyla gazete, kitap ve broşür neşrederek kesif bir propaganda çalışmasını yürütmüşlerdir.

Tanzimatla gelen

Osmanlı devletinde tanzimata kadar İslâm kültürü baskındı ve haremlik selâmlık adeti vardı. Selâmlık tabiri, ev sahibinin selâm ve arzı ihtiram için gelenleri kabul edip ağırladığı yere denir. Ev sahibi sabahleyin haremden çıkar, işine gidinceye kadar misafirlerini burada kabul ettiği gibi işinden döndükten sonra da yatma zamanına kadar yine burada oturup gelenlerle vakit geçirirdi.

Tanzimatla başlayan hızlı batılılaşma ve lâikleşme hareketleri yazı hayatına hakim olmaya başladığından İslâm nizamı geri plana itilmiş oldu. Osmanlı, ehli küfür diye uzun süre hakir gördüğü bir iklimin ve inancın esaretine hızla sürükleniyordu.

Yazı hayatının ve ulemanın insanları etkilediği beyinlere hitap ettiği bir gerçektir. Edebiyat ve yazı hayatını ele geçiren batıcılar, İslâm ümmetinin genç neslini istedikleri yöne kanalize etme çabasına girişmişlerdi.

Bu yüzden montaj edebiyat ve batı kültürü, Müslüman kadının büyük çapta kendi değerlerine ve İslâma sırt çevirmesine yol açmış, kadına hürriyet denilerek ilk hedef açık saçıklık ele alınmış, Allah’ın tesettür emrine karşı âsi olunmuştur.

YABANCILARIN İZLENİMLERİ

1893 yılında İstanbu l’u ziyaret eden Georgine Max Müller isimli bir İngiliz kadının şu tespitleri Müslüman Osmanlı kadınının tesettür emrini terkediş devrelerini göstermesi bakımından ibret vericidir. Şöyle diyor İngiliz kadın:

“Türkiye ile Avrupa memleketleri arasında ilerleyen bu münasebetler neticesi ümit edelim ki Türk kadınının hayat şartlarında da bazı değişiklikler meydana gelsin. Erkeklerin şark kıyafetlerini terkettikleri gibi belki zamanla kadınlarda bir gün bu yaşmak ve feraceden kurtulurlar. Berlin, Paris ve Viyana’da tahsil görmüş genç Türklerin evlenmeden evvel karılarını yüzü açık serbest dolaştıracaklarını söyledikleri duyulmuştur. Fakat o an geldiğinde onlar da geleneğin tahakkümü altına giriyorlar. Sultan Abdülhamid devrinde bu hususta hiçbir değişiklik ümidi yoktur. Kadının örtünmesi hususunda son derece müstebit olan bu padişah, sene geçmeden daha kalın peçeler ve daha bol feraceler hakkında yeni yeni ferman çıkartıyor. Bugün padişahın kur muş olduğu mekteplerde kız çocukları oniki yaşlarına kadar gayet iyi tahsil görmekteler. Ancak oniki yaşından sonra yaşmağa giren genç kız artık ortalarda görünmez.” (İstanbul’dan Mektuplar. Mrs.Max Müller, S:156)

Fransız seyyahı Jean Thevenot’da 1955-1956 yılları arasında İstanbul’a yaptığı seyahatin izlenimlerinde kadınlar hakkında şöyle yazar:

“Türkiye’de kadınlar sokağa çıktıkları zaman başlarını gözlerine kadar alnı da örten bir Çarşafa bürünürler, gözlerinin altından başlayan ve burnuyla ağzını kapayan ve başın arkasında düğümlenen bir diğer örtü de bütün yüzden ancak gözleri dışarıda bırakır ve hatta çıplak elle dolaşmaları ayıptır, bu sebeple onlar elleri gizleyen gömlek ve ceket giyerler.” (1655-1656’da Türkiye, Jean Thevenot.S:138)

A.L.Castellan isimli seyyahın yazdığı seyahatnamenin 1811 yılındaki baskısında şu izahata rastlanır:

“Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözlerini dikip bakmayı haram sayarlar.” (Garp menbalrına göre Eski Türk seciye ve Ahlâkı ,İ.H.Danişmend  S:39)

1789-1807 yılları arasında padişah olan Sultan 3.Selim, kadın kıyafetleri hakkında şöyle bir ferman yayınlamıştı

“Benim vezirim. Nisa taifesi çarşu pazarda açık renk feraceler  ile gezip edepsizlik ettikleri mesmuu manzurum oldu. Fîmabaad açık renk ferace ve hadden ziyade yaka giymeyip herkesi ırzı edebiyle olması iktiza edenlere tenbih ve terzilere dahi bu makule edebsiz esvapları diktirmeyip, şedid men ve yasağ edesin.” (Tarih Dünyası. Sayı:2, S:51)

Ferace uzun bir üstlüğün adıdır, yaşmak ise feracenin üstünde yüzü ve başı örten ve iki parçadan mürekkep ince beyaz tülbentten yapılan bir örtünün adıdır.

Osmanlı İslâm terbiyesiyle ve şeriatın disipliniyle yetiştiği zamanlar sarsılmaz bir kale gibi, dininden imanından asla taviz vermiyordu. Ne zaman ki hristiyan âlemine hayranlık başladı. İşte o zaman çözülme ve yıkılma da başladı. Aşağıdaki misal bunu çok güzel tespit eder sanıyorum.

“1760-1770 yılları arası.. (Sultan 2.Abdühamid ve Osmanlı imp.da Komitacılar, N.N.Tepedelenlioğlu, S:295)

İstanbul’daki elçilerden biri Beyoğlu’ndaki elçilik konağında kralının doğum gününü kutlamaktadır. Bütün Avrupa elçileri davetlidir. Bizim saray da diplomatik nezaket icabı iki Beylerbeyine bu davet için müsaade etmiştir. Daha önceki devirlerde bu tip davetlere saraydan temsilci gönderilmezdi.

Ziyafet günü bir ara herkes bir kenara çekilmiş, ortaya bir kadınla bir erkek çıkmış, dans etmeye başlamışlar. Beylerbeyinden biri hayretle söylenmiş.

– Bu zat, İsveç elçisine ne kadar da benziyor. Hani odur diyesim geliyor. Ne dersiniz.?

Baron dö Tot:

– Evet Paşa, yanılmıyorsunuz. Bu bizzat ekselansın kendisidir. Birlikte dansettiği hanım da zevcesidir.

Beylerbeyi Macarca, Lâtince, İtalyanca bilmektedir:

– Gözlerime inanamıyorum, der. İsveç Kralının temsilcisi olduğu için Padişahımın lütfen huzuruna kabul ettiği bu zatın burada köçeklik etmesini havsalam kabul etmiyor.

Baron dö Tot, dans hakkında birşeyler söylemek isterse de Beyler beyinin kaşları bir kere çatılmıştır. Yüzü yumuşamaz. Derken İsveçli çift çekilir, ortaya bir başka çift çıkar. Hollanda elçisi ve zevcesi. Bizim Beylerbeyi büsbütün celâllenir:

– Ne biçim iş bu? der. Bir insan hanımı ile yahut sevdiği herhangi bir hanımla şakalaşabilir, oynayabilirde. Fakat bunun bir edebi, erkânı vardır. Herkesin gözü önünde de böyle kıvrılıp bükülmek, zıplayıp hoplamak hiç te hoşa gidecek şey değil.

Ve başkalarının duymalarından çekinerek ağzını Baronun kulağına yaklaştırır:

– Bu ziyafeti veren elçi herhalde çok zengin olmalı. Bunlara da çok para vermiş olmalı. Bu yaşlı başlı adamlar başka türlü nasıl oynatılabilir.”

Bu hatıra ve seyahat notları Osmanlı İmparatorluğunun 17-18-19. asırlardaki kadın erkek ilişkileri açısından bize bir fikir vermektedir.

İmparatorluğu saran batılılaşma hareketi her şeyde olduğu gibi kadında da kendini gösterince, nihayet gele gele şu neticeye gelindi, kadın örtüsünden sıyrıldı.

Oysa batı milletlerinin asıl gayesi Müslüman kadınını Avrupadaki kadınların hayat tarzına adapte etmek, Müslümanın içtimai hayat tarzını değiştirerek Avrupanın sosyal düzenini Müslümanlara kabul ettirmekti. Halbuki avrupai yaşayışla İslâmi hayat nizamı arasında yerden göğe kadar fark vardı. İslâmi hayat nizamında insanın şehevi kuvvetleri üstün bir ahlâki prensip ve disipline bağlanmış, mazbut bir çerçeve içine alınmıştır. Frenkvâri hayatın asıl gayesi ise şudur; hayatta sadece maddi terakki bahis mevzuudur. Şehevî kuvvetler hayatın keşmekeşi içinde bunalan erkeklerin sıkıntılarını giderici, onlara tatlılık kazandırıcı bir gayeye yöneltilmelidir.” (Hicap, Mevdudi.S:64)

İşte iki ayrı dünya görüşü…

Materyalizmden kaynaklanan her türlü hayat tarzı Müslüman insanına ne kadar uzaktır. Bu hayat tarzını zorla, telkinle kabul ettirmeye çalışanlar Müslüman olan insanımızı bunalımlara, keşmekeşe, anarşiye sürüklemişlerdir. Ekseriya kıyı şehirlerinde görülen açık saçıklık da bir nevi anarşidir.

Halbuki tesettür (örtünme) bir kadının fıtratının gereğidir. Kadının yaratılışına uygundur.

İnsanın nasıl yaşaması gerektiğini en iyi bilen Allah (CC.) dır ve bunu insanlara açıklamıştır. Kadınında nasıl giyinmesi ve nelerden sakınması gerektiğini en iyi bilen yüce Yaratıcıdır.

Önceki İçerikDüşünüyorum
Sonraki İçerikAllah Bizimledir
SeSiÖz
Selim Sinan Öztürk. Ayancık doğumlu. İHO ve AÖF Önlisans mezunu. Okulda duvar gazetesi çıkarırken bazan isim olarak sesiöz yazardı, Necip Fazıl'dan esinlenerek. Sonradan bunu kişisel olarak hazırladığı site ismi olarak benimsedi. Ayancık'tan iyiye güzele yönelik haberler ve yazılar yazmaktı maksadı. Yazmak bazan ihtiyaç gibi oluyor. Böylece birşeyler ortaya çıkıyor işte...

Most Popular

Recent Comments